Menü Kapat

“Nihilist Penguen”i Nasıl Oku-ma-malıyız?

Son günlerde sosyal medyada bir “Nihilist Penguen” furyasıdır gidiyor. Herkes aynı pengueni paylaşıyor, aynı cümleleri dolaşıma sokuyor, aynı karamsarlıkla gülüyor. İlk bakışta ortak bir pathos ve kolektif bir katharsis anı sunuyor gibi görünüyor. Ama biraz durup bakınca insanın aklına şu soru geliyor: Gerçekten aynı duyguyu mu paylaşıyoruz, yoksa sadece paylaşmış mı oluyoruz?

Çünkü ortada paylaşılan şey bir deneyimden çok, deneyim hissi. Yani yaşanmış bir nihilizm değil, etiketlenmiş bir nihilizm. Penguenin bu kadar hızla benimsenmesi mizahın keskinliğinden çok, risk almayan bir dijital refleksi gösteriyor. Kimse kendi karamsarlığını kurmakla uğraşmıyor; hazır olan alınıyor, güvenli olan paylaşılıyor. Kimseyi rahatsız etmeyen, kimseyi gerçekten düşündürmeyen bir “hiçlik”.

Ancak bu durum yalnızca bireysel bir yetersizlik ya da cesaretsizlik meselesi olarak okunamaz; daha derinde, duygusal kapitalizmin işleyiş mantığı ile yakından ilişkilidir. Bugün duygularımız bile serbest değil. Kapitalizm artık sadece ne tüketeceğimizi değil, ne hissedeceğimizi, neye güleceğimizi, hangi duygu biçimlerinin “makbul” olduğunu da belirliyor. Eva Illouz’un tarif ettiği duygusal kapitalizm tam olarak bu. Birey, kendi duygusunu kuran bir özne olmaktan çıkıp, piyasaya sürülmüş hazır duyguların taşıyıcısına dönüşüyor. O yüzden penguen videosu bir mizah ürünü olmaktan çok, “doğru” umursamazlık dozunun, “ayarlanmış” ironinin ve “risksiz” eleştirinin sembolüne dönüşüyor. 

Türkiye gibi bir ülkede bu mesele daha da can yakıcı. Çünkü burada sınıfsal ya da politik bir eleştiri yapmak, tek bir tweet atmak ya da birilerini rahatsız eden bir Story paylaşmak bile gerçek bir risk anlamına geliyor. Bugün söylediğiniz bir söz, yarın başınıza iş açabilir. Kısa vadede linç, sosyal çevrede dışlanma, hatta çalıştığınız kurumdaki yöneticiniz tarafından uyarılma; uzun vadede ise çok daha ciddi bedeller… Mevcut düzeni eleştirdiğiniz için yarın bir gün, düzeni koruyanlar tarafından işe alınmamak da bu bedellerin bir parçası.

Yani eleştiri burada soyut bir cesaret meselesi değil, son derece somut bir bedel meselesi. Ve bu bedel çoğu zaman küçük gibi görünen ölçeklerde ödenmeye başlıyor. “Kral çıplak” demenize bile gerek yok. Ayıya dayı demezseniz, gerekli kişilere biat etmezseniz, vay hâlinize. 

İşte bu yüzden penguen videosu başlangıçta “söylenemeyenleri söyleme” içgüdüsü gibi duruyor. Ama iş biraz kazındığında, en ufak bir politik ya da sınıfsal eleştiriden bile itinayla kaçan veya bu eleştirileri sadece “kapalı ortamlarda” yapan insanların bu videoyu “ben de toplumun büyük kısmından farklı düşünüyorum”u göstermek amaçlı paylaşması insanın yüzünde istemsiz bir gülümseme yaratıyor. Komik ama trajik bir gülümseme. Çünkü gerçekten söz almanın ne anlama geldiğiyle uzaktan yakından ilgisi yok bunun.

Herkesin aynı şeyleri giydiği, aynı mekânlarda dolaştığı ve aynı politik doğrucu cümleleri neredeyse ezberden tekrar ettiği bu düzende  “aykırı” olan dışlanırken en ufak bir çatlak sese dahi katlanamayan kimseler her nedense bu video eşliğinde “kişisel gelişim 101” naraları atıyor. Farklılık, teoride yüceltilirken pratikte tahammül edilemez bir tehdit olarak kodlanıyor. 

Ve ister istemez şunu soruyoruz: Madem kendi yolunu çizmek bu derece kıymetli? O hâlde neden kendi yolunu “dayıları/ abileri” olmadan çizmek için mücadele edenleri kimi zaman “farklı olmaya çalışan”, kimi zaman “hain”, kimi zaman da “çıktığı kaba pisleyen” diye yaftalamaktan vazgeçmiyorsunuz? Yoksa sizin tırnaklarınızla kazıyarak gelmediğiniz koltuklarda otururken izlediğiniz penguen videosu, türlü bedellerle bir yerlere gelen insanlara “imrenmenizi” mi sağladı? 

Bireysellik yalnızca kendi tercihlerini ve sesini ortaya koymakla sınırlı bir eylem değildir; aynı zamanda yalnız kalma ihtimalini, yanlış anlaşılmayı, hatta bazen açıkça reddedilmeyi göze almak demektir. Bireysellik, kalabalığın güvenli kalkanı olmadan da ayakta durabilme cesaretini, destek ortadan çekildiğinde dahi sözünü ve duruşunu sahiplenme iradesini gerektirir. Ve bazı insanların tek kazancı; birilerine yaslanarak elde edeceği maddi manevi sermaye değil; onurlu yaşama mücadelesinin ta kendisidir. Dışarıdan bakınca anlamlandırılamayan, gerekçesi üç beş alkışa, ya da farklı görünme çabasına indirgenen bu aykırıklıklar; “Onurlu yaşadım, kullara veya kulların oluşturduğu ne kula ne de kulların kurduğu müesses düzene kulluk ettim; herhangi bir topluluğa kin dahi duysam bu beni adaletsiz davranmaya yetmedi” diyebilmek içindir. 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir