2026’nın henüz ilk günlerinde, 3 Ocak sabahının erken saatlerinde ABD Savaş Bakanlığı’na bağlı Delta Force ekipleri, Karakas’a düzenledikleri hava saldırılarının ardından Venezuela Başkanı Nicolas Maduro ve eşini kaçırdı. Saatler sonra resmî hesaplardan Maduro’ya ait görüntüler yayınlandıktan sonra Trump ve diğer üst düzey ABD yetkilileri de durumu onayladı ve Maduro’nun, içinde narkoterörizmin de bulunduğu çeşitli suçlarla ABD’de yargılanacağını bildirdi.
Venezuela’da yaşananları yalnızca bir ülkenin yaşadığı siyasal kriz olarak değerlendirmek elbette oldukça eksik olacaktır. Son yaşananlar, bugünün küresel düzenine ayna tutar nitelikte. Ana akım medyada son günlerde sıkça karşımıza çıkan “bir diktatör daha devrildi” başlıklı, yalnızca Maduro etrafında dönen tartışmalar, meselenin asıl çerçevesini oluşturan ABD emperyalizmi ve liberal demokrasi yalanlarını gölgelemeye devam ediyor.
Petrol ve emperyal mantık
Hikâyenin başrolünde oldukça tanıdık bir figür var: petrol. Güncel olarak dünya genelinde en büyük petrol rezervine sahip olan Venezuela için petrol, halk için refahtan çok bağımlılık getirdi. Küresel sistemde Venezuela’ya biçilen rol, hammadde sağlayıcısı olarak karar alma süreçlerinden dışlanan bir çevre ülke olmaktı. ABD ise kararları alan merkez ülke rolüne bir kez daha sıkı sıkıya sarıldı. İşte tam bu noktada bu rol dağılımının adını koymakta sakınca görmüyorum: emperyalizm. Defalarca gördüğümüz, kimin üreteceğine, kimin itaat edeceğine ve kimin yiyeceğine karar veren tarihsel kurgu düzeni.
2000’li yılların başında Hugo Chavez’in iktidara gelişi, bu düzeni rahatsız eden bir kırılma yaşattı. Ülkenin zengin petrol kaynaklarından elde edilen gelirlerin sosyal politikalarla yoksullukla mücadele için harcanması, kamusal alan yatırımları ve en önemlisi dış politikada ABD merkezli taraftan sapmak, Venezuela’yı sistem içinde entegre olamayan bir aktör hâline getirdi. Maduro döneminde ciddi ekonomik sorunlar yönetimsel hatalarla pekişmiş olsa da Venezuela’nın sorunu, Maduro’nun kişisel becerilerinin çok ötesinde. Asıl mesele, bu petrol yataklarıyla dolu ülkenin nasıl yeniden kontrol edilebilir bir çizgiye çekileceği.
Bolivarcı Miras
Maduro’nun ülkeden kaçırılmasının ardından Trump, “Kolombiya operasyonu kulağa hoş geliyor” dedi. Bu açık tehdide karşılık olarak Kolombiya Devlet Başkanı Gustavo Petro ise Bolivarcı geleneğe sıkça atıfta bulunarak “gerekirse 89’da tekrar dokunmayacağıma yemin ettiğim silahlarımı yeniden kuşanırım” diyerek aynı tehditkâr tonda bir cevap verdi.
Bu açıklama, aslında ABD güçlerinin Güney Amerika’daki anti-emperyalist gelenekten neden korktuğunun bir göstergesi. Jeopolitik güvenlik tehdidinin yanı sıra enerji kaynaklarıyla dolu bir “arka bahçe”den yoksun kalmak, emperyalist güçlere tarih boyunca soğuk terler döktürdü. Venezuela’da çok da uzak olmayan bir gelecekte göreceğimiz gibi, Maduro’nun “indirilmesi” Venezuela ve Güney Amerika halklarının teslimiyeti anlamına gelmeyecektir.
Çin ve diğer aktörler
Bu noktada daha kapsamlı bir anlayış için Çin faktörünü de hesaba katmak gerek. Venezuela’nın ABD yaptırımları karşısında Çin’le geliştirdiği diplomatik ve ekonomik ilişkiler, Washington kanadında büyük bir rahatsızlığa yol açarken, mesele Latin Amerika’nın sınırlarını aşarak dünya arenasında kimin söz sahibi olacağına dair bir güç mücadelesine dönüştü. Venezuela’nın hikâyesi böylece kutuplaşan dünya sisteminde çok geniş bir mücadele alanının parçası hâline geldi.
Donald Trump’ın son açıklamaları, bu mücadele alanının daha da genişleyeceğini doğrular nitelikte. Batı Yarımküre’de Amerika dominasyonunun bir daha asla sorgulanamayacağının altını çizen Trump, Kolombiya’dan sonra diğer aktörleri de açıkça tehdit etti. Grönland konusunda uzlaşmaya varılamadığı takdirde Danimarka ekonomisini alaşağı edeceğini belirtti. The Times gibi yabancı medya kanallarında ise İran lideri Hamaney’in ülkeden kaçış planının hazır olduğu duyuruldu. Benzer iddialar, ABD merkezli gazetelerde Maduro için de çok kez yapılmıştı.
McKinsey verilerine göre 2006 yılında Venezuela’nın en büyük ticari ortağı ABD iken, 2023 verilerinde yerini Çin’e kaptırıyor. Kısacası buradan yola çıkarak ABD, sistem içerisinde kurduğu hegemonik gücü Çin ve müttefiklerine kaptırmamak konusunda oldukça kararlı ve bu mücadelede şuursuzca diş göstermekten çekinmiyor.
Emperyal yöntemlerin dönüşümü ve ideolojik araçlar
ABD’nin yöntemleri ise yeni değil; aksine Latin Amerika ülkelerinin fazlasıyla aşina olduğu yöntemler. Askerî darbeler, açık işgaller ve cuntalar tarihsel olarak yerini yaptırımlara, uluslararası arenada diplomatik tanımama politikalarına ve meşruiyet zedelemeye bıraktı. Sömürge valilerinin yerini ise demokrasi savunucuları aldı.
“Özgürlükçü liberal demokrasi” söylemi, bu hikâyenin bir diğer kurucu aktörü. ABD ve müttefikleri, oyunu yalnızca ekonomi-politik bir muhalefet üzerinden değil, aynı zamanda ahlaki olarak da üstün bir konumdan kurdu. Maduro’nun en büyük rakibi Maria Corina Machado, 2025 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü. Bu sembolik desteğin, Nobel gibi küresel meşruiyet üreten bir araçtan gelmesi, neo-liberal düzenin ideolojik inşasının güzel bir örneği niteliğinde. Bu kirli düzene göre “demokrasi”, gücünü halkın iradesinden değil, kimin düzen oyuncuları tarafından desteklenmeye değer olduğu kararından alıyor.
Bu oldukça seçici hassasiyet, liberal demokrasinin evrensel bir ilke değil, araçsallaştırılmış bir kara düzen olduğunun da kanıtı. ABD ile müttefik olarak ortak bir masaya oturabilen otoriter rejimlere sıra geldiğinde özgürlükçü söylemlerin yerini büyük bir sessizlik alıyor. Yine bu nokta, Çin karşıtı küresel saflaşmanın kurgulanan ahlaki zeminine nasıl hizmet ettiğini gösteriyor.
Kimi düzen ekonomistleri ve akademisyenleri, ABD müdahalesinin ardından “özgürleşen” Venezuela halkını aydınlık günlerin beklediğini söylese de Irak, Libya ve Afganistan’dan kalan deneyimlerin acı çığlıkları bugün dahi yankılanıyor. Emperyalist müdahaleler dün de bugün de demokrasi değil, yalnızca yıkım getirdi.
Güç ve dikkat saptırma siyaseti
Maduro’nun Venezuela’dan çıkarılmasının ardından dünya kamuoyuna servis edilen görüntülere dikkatle bakmak gerekiyor. Askerî araçlardan oluşan bir konvoyun arkasında teşhir edilen Venezuela Devlet Başkanı, bilinçli bir tercihle bir güç ikonuna dönüştürülüyor. Bu sahne yalnızca diplomatik ya da askerî bir mesaj taşımıyor; aynı zamanda iç politikaya dönük hesaplı bir gösteri niteliği taşıyor. Görüntünün ardında, Washington’un kendi kamuoyuna vermek istediği daha derin bir mesaj yer alıyor.
Uzun süredir ABD gündemini meşgul eden Epstein davasında adı sıkça anılan Trump açısından bu hamle, halk nezdindeki konumunu sağlamlaştırma fırsatı sunuyor. Adaletin ve demokrasinin vitrini olarak sunulan Amerika’da, yaklaşık yirmi yıl boyunca sürebilmiş; sayısız güçlü figürün dâhil olduğu pedofili ve cinsel saldırı suçlarının üzerinin örtülmesi, sistemin çürümesini açık biçimde ortaya koyuyor.
Böylesi bir skandalın yarattığı baskıyı hafifletmek için dış düşmanlara ve “zafer” görüntülerine sarılmak, ABD siyasetinde sıkça başvurulan bir yöntem olarak karşımıza çıkıyor. Bu düzen açısından kimi zaman petrol yatakları ne kadar önemliyse, kamuoyunu yönlendirecek sahneler de o kadar işlev görüyor.
Değişen söylemler, süregelen düzen
Bu nedenle Venezuela meselesini tek bir lidere, tek bir ülkeye ya da tek bir nedene indirgemek mümkün görünmüyor. Ortada emperyalizmin sürekliliğini, küresel güç mücadelesinin sertliğini ve her fırsatta pazarlanan “özgürlükçü demokrasi” söyleminin nasıl bir vitrin süsü olarak kullanıldığını gösteren geniş bir tablo duruyor. Nobel ödülleriyle parlatılan figürler, özgürlük vaatleriyle süslenen müdahaleler ve “kurtarma” çağrıları vitrinin ön yüzünü oluştururken, arka planda yüzyıllardır işleyen tahakküm mekanizmaları varlığını koruyor.
Venezuela’da hedef alınan bir kişi değil; hizaya sokulmak istenen bir halk. Demokrasi maskesiyle sunulan talep özgürlükten çok teslimiyet anlamı taşıyor. Bugün karşı karşıya kalınan emperyalizm, Lenin’in yüz yıl önce tarif ettiği yapının güncellenmiş bir versiyonu olarak karşımızda duruyor; yalnızca dilini yumuşatmış, kelimelerini süslemiş hâliyle. Venezuela’da yaşananlara sessiz kalmak, bundan sonra sahnelenecek benzer müdahalelere de kapı aralıyor.