Menü Kapat

Reelpolitikçiler ve Ahlaki Teslimiyetleri

Venezuela ve İran başta olmak üzere, son haftalarda dünya gündeminde yaşananlar, politik tartışmalarda neredeyse otomatik olarak ortaya çıkan bir figürü yeniden görünür kıldı: Devlet yöneticisi değil, akademisyen değil, diplomat değil; herhangi bir kurumsal güce sahip de değil. Buna rağmen, uluslararası ilişkiler literatürünün en sert ve karamsar varsayımlarını gündelik konuşmalara, Instagram hikâayelerine, kimsenin gerçekten merak etmediği Twitter flood’larına ve arkadaş ortamlarındaki tartışmalara tercüme eden bir tipten söz ediyorum: kendine çoğu zaman “reelpolitikçi” diyenlerden.

Bu kişiler, gerçekçi olmakla, “bu bölgelerin karmaşık dinamiklerini anlamakla”, duygusallıktan uzak analiz yapabilmekle ve en nihayetinde “dünyanın nasıl işlediğini kabul etmekle” övünürler. Politik pozisyonlarını da tam olarak bu soğukkanlılık iddiası üzerine kurarlar. Ne var ki bu soğukkanlılık neredeyse her zaman aynı refleksle ortaya çıkar. Konu gerçek insanların yaşadığı somut bir zulme geldiğinde, cümle genellikle bir “Tamam da…” ile başlar. Protestolar başarılı olursa ne olacağı sorulur. Rejim çökerse kimin geleceği hesaplanır. Halkın taleplerinin gerçekleşmesinin bölgesel dengeleri nasıl etkileyeceği tartışılır. Ve tartışma, herkesin üzerinde uzlaşması gereken en temel ahlaki olgudan –insanların öldürülmesinin, bastırılmasının, işkence görmesinin kabul edilemez olduğundan– hızla uzaklaştırılarak soyut bir jeopolitik senaryolar alanına taşınır.

Son günlerde İran’da sokakta vurulan insanların yanında olduğunuzu söylediğinizde, “rejim yıkılırsa daha kötü olur” diyenlerle; meseleyi anti-emperyalist bir çerçeveye çekip ABD’nin istediği olmasın diye İran halkının karşısında konumlananlar arasında bu açıdan yapısal bir fark yoktur. Aynı refleks, Suriye’de halkın Esad’tan kurtulma ihtimali belirdiğinde “IŞİD gelir”, “kurulacak hükûümet şeriatçı olur”, “bu İsrail’in işine yarar” diyenlerde de görülür. Gazze’de halkın bombalanması gündeme geldiğinde konuyu hızla Hamas’ın stratejik hatalarına bağlayanlarda ya da “özgür Filistin” dendiğinde ilk sorusu “peki İsraillilere ne olacak?” olanlarda da.

Daha ironik olan ise şudur: Bu pozisyonu benimseyenlerin önemli bir kısmı, aynı mantıkla üretilen tüm bu argümanları birlikte ve tutarlı biçimde savunmaz. Aksine, bazen birini, bazen diğerini seçer; seçemediğini ise “gerçekçilik” bahanesiyle dışarıda bırakır. Böylece halkların hayatları ve özgürlükleri arasında fiilî bir hiyerarşi kurulur; fakat bu tercih açık bir normatif pozisyon olarak sahiplenilmek yerine “ben reelpolitikçiyim” perdesinin arkasına gizlenir.

Elbette siyaset bilimi de, uluslararası ilişkiler de gerçek akademik alanlardır ve yaşadığımız dünyanın önemli bir kısmı gerçekten de devletler ve güç ilişkileri üzerinden şekillenir. Bu alanlarda çalışan pek çok insanın işi, tam da bu ilişkileri analiz etmek ve çoğu zaman ideal etik durumla örtüşmeyen pragmatik kararları tartışmaktır. Sorun burada değildir. Sorun, bu analiz biçiminin gündelik hayatta bir dünya görüşüne dönüştürülmesidir. Bahsettiğimiz figür, her somut zulüm anını –onu zulüm olarak adlandırmaya bile gönülsüz davranarak– daha “büyük” bir jeopolitik satranç tahtasına havale eder. Ardından da “zaten yapabileceğimiz bir şey yok” sonucuna varır. Bu noktada yapılan şey, basit bir siyasi analiz değildir. Ölen, işkence gören, bastırılan insanların yerini; senaryoların, olasılıkların ve “istikrar”, “ulusal çıkar”, “Türkiye’nin faydası” gibi kime ve ne pahasına yararlı olduğu belirsiz kavramların almasıdır.

Realistler akademik düzlemde kendilerini çoğu zaman betimleyici bir perspektif olarak tanımlar: Uluslararası ilişkilerin nasıl işlediğini tarif ettiklerini, nasıl işlemesi gerektiğine dair bir iddiada bulunmadıklarını söylerler. Gündelik hayattaki reelpolitikçilerin iddiası da buna yakındır: “Biz sadece olanı görüyoruz; hayal kurmuyoruz.” Oysa bu tutum, akademik bir analiz çerçevesi olmaktan çıkıp bireysel düzeyde bilinçli bir politik konumlanmaya dönüştüğünde, artık yalnızca yaşananları tarif etmekle kalmaz. Dünyanın bu şekilde işlemesinin kaçınılmaz, değişmez ve dolayısıyla itiraz edilemez olduğu fikrini de yeniden üretir. Gündelik hayatta etik ilkeler yerine sürekli “analiz yapmayı” tercih etmek ve bunu da duygusallıktan arınmışlık iddiasıyla sunmak, başlı başına normatif bir tercihtir.

Başka bir deyişle: Reelpolitik bir analiz yapmak, güç ilişkilerini anlamaya çalışmaktır. Reelpolitik bir dünya görüşüne sahip olmak ise –ki bu bir nevi teslimiyettir– bu ilişkileri ahlaki yargının dışına çıkarmaktır. Masum bir entelektüel serinkanlılık gibi sunulan şey tam da burada aktif bir ahlaki tercihe, dolayısıyla politik bir eyleme dönüşür: Hegemon aktörlerin her gün yeniden ürettiği dünya düzeni içinde zulmü “anlaşılır” kılmak, onu fiilen kabul edilebilir kılmaktan ayrılmaz. Her masada, her tartışmada, her olayda yeniden “ama dünya böyle” denildiğinde yapılan şey budur.

Belki de bu yüzden, modern uluslararası düzenin ve anaakım politik anlatının ürettiği kabulleniş biçimlerinden biri olan “Dünya böyle işliyor.” cümlesi bugün sıklıkla bir bilgelik göstergesi, hatta bir tür entelektüel üstünlük ifadesi gibi sunulur. Bu yazı, bu cümleyi tersine çeviren bir yerden konuşuyor: Dünya gerçekten böyle mi işliyor? Yoksa biz, onun böyle işlemesini normal saymaya mı alıştırıldık?

Yanlış Soru: “Ne olur?”/“Ne olmalı?”

Reelpolitikçi refleksin turnusol anı, zulümle karşılaşıldığında sorduğu ilk soruda ortaya çıkar: “Peki sonra ne olacak?” Bu soru ilk bakışta makul, hatta sorumlu görünebilir. Politik süreçlerin sonuçları vardır; savaşlar, iktidar mücadeleleri ve güç boşlukları yokmuş gibi davranamayız. Rejimler yıkılır, yeni aktörler sahneye çıkar, dengeler değişir. Bunu inkar eden yok. Sorun, bu sorunun ne zaman ve neyin yerine sorulduğudur.

İran’da protestocular dövülürken ilk refleksin “rejim çökerse ülkeye kim girer?” olması; Venezuela’da hastaneler temel ilaçlara erişemez haldeyken meselenin hızla “yaptırımlar kalkarsa Maduro güçlenir mi?” sorusuna indirgenmesi; Yemen’de siviller vurulduğunda tartışmanın “İran bölgede nüfuz kazanıyor” eksenine kaydırılması; Myanmar’da köyler yakılırken asıl meselenin “Çin bu boşluğu doldurur mu?” olarak çerçevelenmesi ya da Sudan’da siviller katledilirken temel kaygının Kızıldeniz dengeleri olması masum bir öngörü çabası değildir. Zaten herhangi bir bireyin bu ölçekte jeopolitik sonuçlar üretmeye dair gerçek bir etkisi de yoktur. Bu, iki farklı düzlemi–etik yargı ile stratejik hesaplamayı–bilinçli biçimde birbirinin yerine koymaktır.

Burada olan ile olması gerekenin karıştırılması gibi çok basit bir mantık hatası vardır. Ancak reelpolitikçinin entelektüel üstünlük hissine yaranabilmek adına bundan David Hume’un bir felsefi formülasyonu olarak da bahsedebiliriz: Hume’a göre, bir durumun fiilen var olması, onun ahlaken meşru olduğu ya da tolere edilmesi gerektiği sonucunu doğurmaz. Yani “dünya böyle” önermesinden, “o hâlde böyle devam etmeli” sonucu mantıksal olarak çıkmaz. 

Nitekim reelpolitikçiler de genellikle açıkça “böyle olmalı” demezler. Bunun yerine bu sıçramayı sessizce yaparlar. Halklar özgürlük talep ettiğinde Irak, Libya, ya da Mısır örnekleri sıralanır; “ellerindekine razı olsalar daha iyiydi” iması üretilir. Kaddafi’nin gidişinin Libya’yı ne hale getirdiği ya da Sisi olmasaydı Mısır’da ne olacağı betimleyici iddialar olarak tartışılabilir; doğru ya da yanlış olabilir, ampirik olarak desteklenebilir ya da çürütülebilir.

Dikkat edilmesi gereken, bu bağımsız görünen iddiaların somut bir zulüm anında çok hızlı biçimde tek bir örtük önermenin yerine geçirilmesidir: “O hâlde, mevcut zulme katlanmak daha iyidir.” Bu geçiş nadiren açıkça dile getirilir. Aksine, aynı kişilerden sıkça “tabii ki halkların haklarını savunuyoruz”, “kadınların çocukların ölmesini istemiyoruz” cümlelerini duyarsınız. Fakat tartışma zemini çoktan kaydırılmıştır. Öldürülenler, tutuklananlar, kaybedilenler, bombalananlar; özne olmaktan çıkar, geleceğe dair senaryoların içinde eriyen, öncelik sıralamasında giderek aşağıya düşen değişkenlere dönüşür.

Böylece çok temel bir soru, ”Bu yapılan doğru mu?” sorusu, siz farkına bile varmadan masadan kalkar. Yerine teknik bir soru gelir: “Bu yapılan neye yol açar?” Üstelik bu soruya insanların hayatları üzerinden cevap vermeye çalışırsanız, hâlâ yeterince “rasyonel” olmadığınız söylenir; yanlış yere baktığınız ima edilir. Oysa bu iki soru birbirinin yerine geçemez. İdeal bir dünyada siyaset teorisinin sorduğu “ne olmalı?” ile uluslararası ilişkilerin sorduğu “ne olur?” soruları birbirini besler. Reelpolitikçi tahayyülde ise bunlar rakip hâle getirilir; etik yargı, stratejik hesaplamaya feda edilir.

Bir rejimin çökmesinin kaos yaratma ihtimali, bir işgalin bölgesel dengeleri sarsacak olması ya da bir devrimin başarısız olma ihtimali, yaşanan sistematik şiddeti meşrulaştırmaz. Zulme rağmen özgürlük talep etmeyi ya da “başka türlü bir dünya” ihtimalini dile getirmeyi naiflik olarak yaftalamak, Orta Doğu ve Küresel Güney’e kader gibi dayatılan “sürekli felaket coğrafyası” rolünün devamıdır.

Bu yüzden bu yazının savunduğu ayrım şudur: Politik sonuçları tartışmak başka bir şeydir; politik şiddet karşısında nerede durduğumuzu belirlemek bambaşka bir şey. Ne olacağını tartışabiliriz ve bu ne olması gerektiğini değiştirmez. Zira ironiktir ki, etik doğru siyasi analizden çok daha nettir.

“Güç Ahlaktan Bağımsızdır”

Kurduğumuz bu ayrım daha derinde yatan bir kabule dayanır. Reelpolitikçi söylemin, çoğu zaman açıkça dile getirilmeyen ama neredeyse her cümlesine sinmiş temel önermesi şudur: Güç ilişkileri ahlaki yargının konusu değildir. Reelpolitikçilerin haritalarında pek görünmez ama güç yalnızca silahlarla ve parayla işlemez; belki onlardan da çok dil üzerinden işler. “Uluslararası sistem acımasızdır”, “Devletler duygusal davranamaz”, “Güvenlik her şeyden önce gelir”, “Siyasette bunlar mübahtır”, “Bazen kötü seçenekler arasından en az kötürü seçmek gerekir.” Bu cümlelere hepimiz aşinayız. Bunlar söz konusu önermenin farklı ambalajlarıdır.

Bu cümlelerin ortak işlevi basittir: Şiddeti, sömürüyü ve sistematik baskıyı tartışmanın dışına taşımak. Onları birer tercih ve aktif eylem olmaktan çıkarıp, kaçınılmaz ve faili belirsiz doğa olayları gibi sunmak. Öyle ya, deprem olur, kasırga olur, büyük güçler de sivilleri ezer. Orta Doğu savaş alanıdır, halklar ölür; bari kazanan “bizimkiler” olsun. Hayat böyledir, yapılacak bir şey yoktur. 

Reelpolitikçi burada kendini bir tür tarafsız gözlemci olarak konumlandırır. Sanki olan biteni yaratan güç ilişkilerinin parçası değilmiş gibi yukarıdan aşağıya bakar. “Ben sadece anlatıyorum,” der, “duyguları karıştırmak anlamsız.” Bu soğukkanlılık performansı, nedense, sanki o bir halkın ve de dünya halklarının parçası değilmişçecine, ahlaki sorumluluğunu askıya alması için yeterlidir.

Oysa felsefi ve politik olarak bakıldığında bu iddianın hiçbir karşılığı yoktur–ki bu kısmın, yeterince “realist” olmadığı için reelpolitikçide pek de karşılık bulmaması şaşırtıcı olmayacaktır. Yine de söyleyelim: Modern dünyada ahlaki yargının en acil konusu tam olarak güç ilişkileridir. Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramı bu durumu iyi özetler. Arendt’e göre modern şiddetin en ürkütücü yanı canavarca nefretlerden değil, görev tanımlarından, prosedürlerden, emir-komuta zincirlerinden ve “ben sadece işimi yapıyordum” cümlesinden beslenmesidir. Kimse kendini zalim olarak görmez; herkes bir mekanizmanın küçük bir dişlisi olduğunu iddia eder. Tanıdık geliyor mu?

O günden bugüne medyanın geldiği nokta hasebiyle, artık dil tam olarak bu sıradanlaştırma işlevini görür. Bombardıman “operasyon” olur, abluka “güvenlik önlemi” diye anılır. Binlerce insanın açlığa makhum edilmesi raporun en sonunda “yaptırımların yan etkisi” olarak kayda geçer. Orduların resmi terminolojisinde sivillerin ölümü “tali hasar”dır. Ana hikaye büyük güçlerin stratejileridir; siviller ise dipnot. 

Filistin’de, Yemen’de, Irak’ta ve daha nicesinde öldürülen insanların ortak özelliği budur: Faili farklıdır, bağlamı farklıdır, ama hepsi birer “sonuç” olarak değerlendirilir. Kimsenin doğrudan üstlenmediği, kimsenin gerçekten suçluluk duymadığı, yapmamak için özel bir çaba göstermediği sonuçlar. Anaakım medyanın bu çerçevelemesi, fark ederseniz reelpolitikçilerin dilinde de birebir aynıdır. Tonlarının üzgünmüş gibi olması, bu sıradanlaştırmaya dahil olup onu ileri taşıdıkları gerçeğini değiştirmez.

Uluslararası ilişkileri elbette konuşalım; dünyayı anlamak için elbette önemlidir. Ama belki önce daha temel bir kavrama, iktidara bakmak gerekir. Achille Mbembe’nin “nekropolitika” kavramı der ki; modern iktidar yalnızca kimin yaşayacağını değil, kimin ölebileceğini, kimin hayatının harcanabilir sayılacağını da düzenler. Vatandaşlar insan değil veridir, bazı hayatlar korunmaya değer, diğerleri istatistiktir, kimin hangisi olduğuysa siyasi. 

Bu ayrımı teoride pek anmayan reelpolitikçi -çünkü devletin temellerini sorgulamak “anlamsız”dır- pratikte sürekli yeniden üretir. Savaşlar, “kendini savunma hakkı”yla, katliamlar “bölgesel istikrar”la, yıkım silah anlaşmaları ve petrol fiyatlarıyla birlikte anılır. ABD, Rusya ve Çin arasındaki dengeler konuşulmadan tek bir kriz ele alınmaz (Ama bu güçlerin halkları da bir kere konuşulmaz). Zulüm vardır, evet; ama daha büyük bir tablo vardır. Bu tablo da ne hikmetse her zaman güçlü aktörlerin bakış açısından çizilir. Reelpolitikçi bu tabloya son bir kez bakıp başını sallar: “Trajik ama kaçınılmaz.” Sonra da kendini gerçekçi ilan eder.

Kısa Bir Tarih Dersi

Reelpolitikçi söyleme göre sanki bugün karşı karşıya olduğumuz devlet sistemi, sınırlar, ekonomik bağımlılıklar, askeri ittifaklar ve kronik savaş hâli, insan iradesinden bağımsız şekilde ortaya çıkmıştır. Oysa güncel siyasetle ilgili her şeyi bildiklerini iddia eden bu kişiler unutmuşa benziyor ki bu düzen böyle kurulmuştur ve her gün bilinçli politik tercihlerle yeniden üretilmektedir.

Orta Doğu’nun bugün içine hapsedildiği sürekli kriz hâli, elbette ki bir kültürel yazgı değildir. Osmanlı’nın çözülüşünden sonra çizilen yapay sınırlar, manda rejimleri, petrol şirketleri etrafında örgütlenen devlet yapıları, darbelerle ayakta tutulan otoriter rejimler ve sözde “Soğuk” Savaş boyunca bölgeyi vekalet savaşlarının laboratuvarına çeviren blok siyaseti… Bunların hiçbiri ne “kendiliğinden” ne de “dünya böyle işlediği” için olmuştur.

Daha yakına gelelim. Irakın’ın 2003’teki işgali bir diktatörlüğün devrilmesi adı altında devlet aygıtının bilinçli dağıtılması, ordunun tasfiye edilmesi ve toplumun mezhepsel çizgiler boyunca göz göre göre yapay şekilde parçalanmasıydı. Libya’da Kaddafi sonrası oluşan güç boşluğu, NATO mühadahalesinin “sonrasını düşünmeme” lüksüydü. Suriye’deki iç savaş hem bölgesel hem küresel aktörler tarafından bir vekâlet savaşına dönüştürüldü. 

Yemen’de Suudi Arabistan’ın İran’a karşı yürüttüğü yine sözde iç savaş, ABD ve Avrupa silah şirketlerinin kar tablolarıyla birlikte okunmadan anlaşılamıyor. İran’ın döngüsü mâlum. Bunlar, “dünya böyle işliyor” diye yapmak zorundalarmış gibi davranılabilecek, nitekim zamanında da davranılmış, son derece somut ve bilinçli politik tercihlerden yalnızca bazıları. Ve madem dünya iş güncel Orta Doğu çatışmalarına gelince böyle işliyor ve halkları savunmanın bir manası yok, hadi bu mantığı tarih boyunca tutarlı biçimde uygulayalım.

Kongo’da on milyonlarca insanın Belçika için kauçuk üretirken ölmesi sömürgecilik yarışındaki dünyanın (aslında Avrupa’nın; ama dünya güce sahip olandan ibaret olduğundan bu ayrıntı önemsiz) o dönemki işleyişiydi. Hindistan’da Britanya yönetimi altında yaşanan Bengal kıtlığı ve milyonların açlıktan ölmesi pahasına sürdürülen tahıl ihracatı da aynı yarışın bir parçasıydı. Cezayir’de Fransız ordusunun yaptıkları, Kenya’da Mau Mau isyanı sırasında kurulan toplama kampları, Namibya’da Almanların Herero ve Nama halklarını çölde ölüme sürmesi… Hepsi şartların gereği, dünyanın o dönemki işleyişinde başka çaresi olmayan devletlerin stratejik ve gerçekten de başarılı kararlarıydı.

Daha yakına gelelim: Vietnam’da napalm, Latin Amerika’da CIA destekli darbeler, Endonezya’da 1965 katliamları, Irak’ta ambargoyla yüz binlerce insanın ölmesi, Ruanda Soykırımı, Srebrenitsa’da yaşananlar. Her biri fail devletler tarafından yeterince sofistike jeopolitik gerekçeleri üretilmiş, yaşananların kötülüğünü bir insanın aklı nasıl almayacaksa yaşanması da siyasi sistem içerisinde bir o kadar şaşırtıcı olmayan; arayana güç dengeleri, nüfuz alanları, istikrar kaygıları, domino teorileri gibi sebepleri çok olaylardı. Tüm bunların karar anında bahane çokken eksik olan tek söylem “Bu yapılan yanlış” cümlesini, bir fayda hesabına bağlamadan, çözüm ve güç yolunda her şey mübahmış gibi davranmadan kurabilme cesaretiydi.

Eğer “dünya böyle işliyor” önermesini gerçekten ciddiye alacaksak, bunların hiçbirine itiraz etmememiz gerekir. Hatta bunlar itiraz etmeyecek kadar bile dikkate alınmamalıdır, geçip gitmiş olayları konuşup durmak irrasyoneldir, safçadır, duygusaldır, hiçbir işe yaramaz. Tam da bu nokta bizi başta, bu cümlenin bir teslimiyet olduğunu söylediğimiz noktaya getiriyor. Tarihin en organize suçlarını, onları en başta işlenebilir kılan zorunluluklar ve kaçınılmazlık diliyle aklayan ideolojik bir formüldür zira realizm.

Etik Duruşun Politiği

Orta Doğu’yu, İran’ı, Suriye’yi, Filistin’i, Körfez ülkelerini saatlerce analiz edebilirsiniz. Haritalar açabilirsiniz, mezhep dengelerini anlatabilirsiniz, enerji hatlarını, askerî üsleri, büyük güçlerin çıkarlarını ezbere sayabilirsiniz. Bunların hepsi yapılabilir. Fakat bu faaliyetlerin politik değer üretmesi, yalnızca betimleyici olmalarına değil, hangi normatif zeminde durduklarına bağlıdır. Yani analiz, tek başına bir duruş değildir. Analiz, ancak bir ölçütle birleştiğinde anlam kazanır. Aksi hâlde yalnızca olan biteni daha rafine bir dille yeniden anlatır, bunu yapmak içinse analistler dururken sıradan insanlara ihtiyacımız yok.

Bu ölçüt çok karmaşık olmak zorunda da değildir: İran rejiminin karşısındayız, çünkü kendi halkını öldürüyor. Esad rejiminin karşısındayız, çünkü kendi halkını öldürüyor. İsrail’in Gazze’de yaptıklarının karşısındayız, çünkü soykırım. HTŞ’nin, IŞİD’in, Suudi Arabistan’ın Yemen’de yaptıklarının karşısındayız, çünkü insanlar ölüyor. Maduro’nun karşısındayız çünkü bir diktatör. ABD’nin Venezuela’ya girmesinin karşısındayız çünkü emperyalist. İnsanların ölmesine karşıyız. Herhangi bir yerde, herhangi bir siyasi aktörün, herhangi bir sebeple insan öldürmesine karşıyız. Zulme karşıyız.

Bu cümleler her insana dair çok temel bir şey; politik ilke beyanıdır. Kendini herkesle aynı kefeye koyamayan reelpolitik itiraz tam bu noktada gelir: “Bunun faydası ne?” “Bunu söylemek neyi değiştiriyor?” “Güç dengeleri böyleyken bunun karşılığı ne?” Bu itiraz, iki ayrı şeyi bilinçli olarak birbirine karıştırır: nedensel etki ile normatif geçerlilik. Bir tutumun dünyada ölçülebilir bir sonuç üretmemesi, o tutumun gerekçesiz olduğu anlamına gelmez. 

Aksi kabul edilirse, şu sonuca varılır: Yalnızca sonucu olan şeyler savunulmaya değerdir. Bu ise ahlakı bütünüyle bir mühendislik problemine indirger. O noktada “doğru” ile “işe yarar” aynı şey hâline gelir. Bu da şu kapıyı açar: Eğer bir zulüm, daha büyük bir istikrar üretiyorsa; eğer bir katliam, daha elverişli bir denge sağlıyorsa; eğer bir ambargo, daha uygun bir müttefik yaratıyorsa, o zaman bunlara karşı çıkmak irrasyoneldir. Bu durum siyasinin de ötesinde, felsefi bir oksimorondur.

Bu yazının itirazı tam da buradadır. Bir politik tutumun değeri, yalnızca sonuçlarıyla ölçülürse, o tutum artık etik bir konum olmaktan çıkar; teknik bir tercih hâline gelir. O zaman “karşıyız” demek, ancak bir enstrümana dönüştüğü ölçüde anlamlı olur. İşe yaramıyorsa gereksizdir. Oysa insanları öldürmenin yanlış olması, bu yanlışın hangi jeopolitik tabloya yol açtığından bağımsızdır. Bu, naif, duygusal bir iddia değil; normatif ve omurgalı bir asgari duruştur. 

Eğer bu koşul ortadan kalkarsa, geriye yalnızca çıkar hesapları kalır ve o noktada çıkarın bazen doğru tarafta durması da manasını kaybeder. Bu durum zulmedilen veya direnen halklara elbette bir zarar vermeyecektir; büyük resmi görmenin de, politik prensiplere sahip olmanın da doğrudan bir fayda sağlayamayacağı gibi. Burada seçim, kişinin kendisinin ahlaki bir duruşa sahip olup olmamasıyla ilgilidir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir