Son zamanlarda birçok politik tartışmanın benzer bir noktada kilitlendiğine şahit oluyoruz. Bir yerde biri “özne konuşsun” dediğinde, bir başkası “deneyimler önemli” diye eklediğinde tartışma kapanıyor. Sahneye özneler ve deneyimleri davet edildiğinde daha fazla soru sormak, çerçeveyi genişletmek veya yapısal bir eleştiri getirmek hadsizlik gibi görülüyor.
Özne ve deneyimin aslen feminist ve lubunya ortamlarda birer yöntem olarak çıktığını hatırlatmak isterim. Bir yöntem olarak özneleri ve deneyimleri dinlemek, tarihsel olarak susturulmuş, temsil edilmemiş olmanın arkasındaki yapıları, eşitsizlikleri ve iktidar ilişkilerini görünür kılmaktı. Deneyimleri dinlemek tartışmayı açan bir başlangıç noktasıydı.
Bugün ise neredeyse bir hakikat konumunda tartışmayı kapatan bir işlev üstlenmiş durumda; susturucu gibi çalışıyor, tartışmayı açmak yerine kapatıyor ve politik soruları askıya alıyor. Tartışmayı rahatsız edici veya “aksi” yöne doğru genişletmekten kaçınanlar tarafından bir tür savunma mekanizması olarak kullanılabiliyor. Bir meselenin göründüğünden farklı olabileceği ihtimalini sorgulamak isteyenler, “öznelerden daha iyi mi bileceksiniz” itirazıyla etkisizleştiriliyor ve tartışmanın dışına itiliyor. Bir zamanlar iktidara karşı kullanılan bu yöntem, bugün tersine çevrilerek eleştirel düşünceye yöneltilmiş bir silah hâline geldi.
Daha yeni Venezuela bağlamında, ABD’nin açık seçik haydutluğu sonrası sosyal medyada “herkes sussun, Venezuela’yı deneyimlemiş özneler konuşsun” söylemi dolaşıma girdi ve ABD’nin yaptıklarının dolaylı biçimde meşrulaştırılmasına hizmet etti. Evet, belki müdahalenin kendisi hukuksuzdu ama Maduro hükûmeti de bunu “hak etmişti,” belki de ABD’nin haydutluğu beklenmedik “bazı olumlu sonuçlar doğurabilirdi”; “bir bakalım diasporadaki Venezuellalılar ne hissediyordu.”
Gördük ki sahneye davet edilen öznelerin çoğu ülkeden çoktan ayrılmış, ABD veya Avrupa’da yaşayan, görece güvenli ve görünür konumlara sahip kişiler. Ve deneyimleri de elbette Batı liberal dünya görüşüyle şekillenmiş rejim eleştirilerinden oluşuyor. Ama ülkede kalan, ABD ambargolarının sebep olduğu ekonomik çöküşün ve sürekli siyasi gerginliğin ortasında yaşamayı sürdüren öznelerin deneyimleri nedense duyulmuyor; çünkü algoritmalar ve ana akım medya onları sistematik olarak dışarıda bırakıyor ve “özneler konuşsun” çağrısı, sadece spesifik deneyimlerin öne çıkarıldığı, güçlü olan lehine çarpıtılmış bir manzaraya yol açıyor.
Deneyim, üzerine konuşulması gereken bir olgu olmaktan çıkıp açıklamanın kendisi hâline geldiğinde, öznenin nasıl kurulduğu, bu deneyimin hangi koşullarda mümkün olduğu ve hangi güç ilişkileri içinde anlam kazandığı soruları önemsizleşiyor. Halbuki deneyimler ne bir özdür ne de yasa; çünkü birinin “ben böyle yaşadım” diyebilmesi de belirli maddi, tarihsel, söylemsel ve toplumsal koşullar içinde mümkündür.
Öznenin Özü
Hangi deneyimlerin konuşulduğu, hangilerinin “iyi”, “güçlendirici” veya “özgürleştirici” sayıldığı, hangilerinin utanç, sessizlik ve belirsizlikle kuşatıldığı elbette politiktir. Ancak deneyimi kutsallaştırmak bu soruları sormayı zorlaştırıyor ve özneyi güçlendirmekten çok sabitliyor, hatta araçsallaştırıyor da. Deneyim ne oldu da öznenin özü hâline geldi? Feminist ve lubunya mücadelelerin en başından beri itiraz ettiği şey, tam da insanın sabit bir özü olduğu fikri değil miydi? Bu kelimenin büyüsü bize, bir olgunun iyi deneyimlenmesinin o şeyin adil, eşitlikçi ya da zorlayıcı olmadığı anlamına gelmediğini unutturuyor sanki. İnsanların, zorlayıcı koşullar içinde hayatta kalabilmek için deneyimlerini “iyi” olarak çerçevelemek zorunda kaldığını unutuyoruz. Neden deneyime giydirilen bu “olumlu” makyaj aslında bir uyumlandırma ya da rıza üretimi sürecinin işareti olmasın? Bunu ahlaki açıdan yargılamıyoruz elbette; fakat politik olarak sorgulamak da görevimiz ama deneyim sorgulanamaz bir hakikat olarak öne sürüldüğünde bu imkânsızlaşıyor. Siyaset, maddi ve tarihsel bir mücadele alanı olmaktan çıkıyor; kişiye özgü deneyim anlatılarının yan yana durduğu bir duygulanım müzesine dönüşüyor.
Deneyimleri ciddiye almak, onları sorular üretmesi gereken birer semptom olarak ele almayı gerektirmeliyken, “özne konuşsun” çağrısının artık iktidar için de bu kadar popüler hâle gelmesi başlı başına bir semptom sayılmalı. Bu çağrının hangi politik tıkanıklıklar içinde cazip hâle geldiğini didiklemek şart.
Kanıt Olarak Deneyim
Joan W. Scott, 1991 yılında yazdığı The Evidence of Experience makalesinde deneyimi saf bir hakikat olarak değil, görünürlük metaforu üzerinden kurulan bir temsil düzeni olarak ele almıştı. Ona göre “kitlelerin görünür olma” deneyimi tek başına özgürleştirici bir kanıt olarak öne sürüldüğünde, görünürlüğü mümkün kılan ortamın politikliği gözden kaçar. Bu çerçeve Venezuela örneğini de açıklıyor.
Hangi öznenin küresel anlamda görünür hâle geldiği, hangi anlatının dolaşıma sokulabildiği ve hangi deneyimin “kanıt” olarak kabul edildiği, deneyimin içeriğinden önce temsiliyet ortamının düzenlenmesiyle belirleniyor. Arka plandaki koşullar öyle bir ayarlanıyor ki sadece belirli deneyimler dikkat çeksin. İhtiyaca göre olumlu/makbul olanlar vurgulanırken, acı çeken, altta kalan ve sesi kesilmiş öznelerin deneyimleri algoritmalar sayesinde eleniyor. Deneyim artık eşitsizlikleri açığa çıkarmak yerine, onları yeniden düzenleyen bir temsil alanı için çalışıyor.
Scott’un temel itirazı, deneyimin tarihsel ve politik analizlerde doğrudan bir kanıt olarak kullanılmasına yönelmişti. Bu uyarı bugün de geçerliliğini koruyor. Deneyimi merkeze almak, yapısal analizden vazgeçmek anlamına gelmemeli; zira aksi hâlde eşitsizlikleri temsil rejimleri içinde yeniden üreten bir araca dönüşme riski taşıyor.
Referans
Scott, J. W. (1991). The Evidence of Experience. Critical Inquiry, 17(4), 773–797.