Menü Kapat

İyi kötü bir düzenimiz var amman bozmayalım!

Pluribus

Vince Gilligan’nın Breaking Bad ve Better Call Saul başarısının ardından gelen ilk projesi Pluribus, çok satan bir fantastik roman yazarı Carol Sturka’nın uzaylı bir müdahale sonrası insanlığın büyük çoğunluğunun kolektif bilince dönüşmesine karşı direnen az sayıdaki bağışıklardan biri olarak verdiği mücadeleye odaklanıyor. Dizinin adı Pluribus ABD’nin kuruluş mottosu olan ve Latince ‘çokluktan gelen bir’ anlamına gelen ‘e-pluribus unum’a atıf yapıyor. Bu da malum, dizideki insanları ele geçirip tek bir bilinç gibi davranmalarına sebep olan ‘virüse.’ Pluribus üzerine yapılan yaygın analizler şu ana kadar diziyi ya yapay zekâ karşıtı bir uyarı ya da örtük bir ‘anti komünist’ anlatı olarak okumaya eğilimli görünüyor. Bu okumalara katılmakla birlikte hem yapay zeka hem de komünizm alegorilerinin daha çekirdek bir mesele etrafında seferber edildiklerini düşünüyorum. Bence Pluribus, ne sadece yapay zekâ eleştirisi ne de eski usul bir komünizm karşıtlığı. Dizinin derdi daha güncel bir soru etrafında örgütleniyor: ABD’nin kurucu ideolojisi liberalizmin artık evrensel bir ahlaki zemin olarak işlemediği bir dünya nasıl olur?

Bu sorunun kendisi masum değil zira Pluribus, liberalizmin etik iflasına sebep olan şeyleri doğrudan tartışmak yerine, liberalizmin ortadan kalkması hâlinde ortaya çıkacağı varsayılan ‘kötü olasılıklara’ odaklanmayı seçiyor. Ben de dizinin, en azından henüz biten ilk sezonunun liberalizmin potansiyel yok oluşuna dair bir korku anlatısı ürettiğini iddia edeceğim.

Sahte Uçlar ve Merkezin Kurtarılması

Dizi ilk baştan itibaren anlatısını iki karşıt uç etrafında kuruyor. Bir yanda bireysel farkı, öznel iradeyi ve tekilliği askıya alan, kolektif bir bilinç içinde erimeyi dayatan bir yapı olarak yeni kolektif insanlık hali var. Diğer yanda ise aşırı bireyselleşmiş, izole, güvensiz ve kendi içine kapanmış bir özne modeli var. Kendini biricik olarak gören, yalnızlık ve savunma içinde kurulmuş, özgürlüğün bedeli olarak dostluğu feda etmeyi göze almış bir özne. Bu iki ucun dizi boyunca az çok eşit derecede ‘tehlikeli’ olarak sunulması sessizce üçüncü bir pozisyonu merkezileştiriyor. Ne kolektif bilinç ne mutlak izolasyon; yaşanabilir olan tek seçenek, değerini bilmediğimiz o kadim liberal merkezciliğin ta kendisi mi yoksa? Liberal anlatıların klasik stratejisi tekrarlanarak radikal alternatifler uçlarda eşitlenenince merkez de yokluğu ile kendini haklı kılmış oluyor: ‘Gidince beni çok özlersin ama’ diyen bir pasif agresif sevgili gibi. 

Bu sahte ikilik baş karakter Carol ve ilerki bölümlerde karımıza çıkan Paraguaylı karakter Manousos Oviedo figürleri etrafında örülen ‘direniş’ anlatısında kristalleşiyor. Her iki karakter de toplumsal dönüşüm sonrası yaşamlarını bir tür koza içinde sürdürüyor. Onlar için fiziksel olarak izole, duygusal olarak mesafeli ve özel mülkle çevrili bu yaşam biçimi tehlikeden korunmanın yani kendileri kalabilmenin tek yolu.

Dizide Carol’ın lezbiyen bir kadın olarak çocukluktan itibaren maruz kaldığı ayrımcılık, bu kozanın ahlaki gerekçesi hâline getirilmiş durumda. İçe kapanıklığının ve ortak yaşam biçimlerine duyduğu güvensizliğin travmatik geçmişinim doğal sonucu olduğu ima ediliyor. Böylece Carol’ın bireyselciliği politik bir tercih olmaktan çıkartılarak varoluşsal bir zorunluk olarak temsil ediliyor ve eleştiri yapısal olarak askıya alınmış oluyor. Carol’ı eleştirmek ona yapılan ayrımcılığı görmezden gelmekle eşitleme riski taşıyor.

Manousos Oviedo figürü de benzer bir ideolojik işleve sahip, ancak bu kez bireysellik özel mülk ve değişim değeri üzerinden kodlanıyor. Onun için özel mülk dünyayla kurduğu tek güvenilir ilişki biçimi. Yalnızca kendi bildiği yemekleri yemesi ve özellikle değişim öncesinde üretilmiş, yeni dünyaya ait olmayan gıdaları tercih etmesi, bireyselliğin sürekliliğini maddi nesneler üzerinden koruma çabasını gösteriyor. Bu nesneler onun için aynı anda hem kaybedilen insanlığın sembolü hem de insan kalabilmenin koşulu.

Dizi, bu mülkiyet rejimini sorunlu veya eleştiriye açık bir yapı olarak işaretlemekten de bilinçli biçimde kaçınıyor. Bilakis özel mülk ve ilgili davranışlar bireyselliğin yani insan olmanın son kaleleri olarak temsil ediliyor. Bunun en açık görüldüğü sahnelerden birinde Oviedo’nun, Carol’ı bulmak için Paraguay’dan New Mexico’ya tek başına yaptığı yolculuk sırasında, terk edilmiş arabalardan aldığı benzinin karşılığı olan parayı bıraktığını görüyoruz. Ortada ne para ne paraya ihtiyacı olan kimse kalmamışken bile bu eylemin sürdürülmesi ahlaki bir şey olarak yüceltiliyor. Bu sahnede para insanlığın, kaybedilen değerlerin simgesi adeta. Değişim değeri etik bir jestle eşleştiriliyor ve özel mülk doğru olanı yapmanın maddi biçimi hâline geliyor. Böylece dizi, ahlak ile mülkiyet arasında sessiz ve güçlü bir paralellik kurmuş oluyor: insan olmak, parayla işleyen eski dünyanın normlarını sürdürmek demek. Kolektif hayatın, paranın ve mülkiyet ilişkilerinin olmadığı yeni düzen ise insanlık dışı ve tekinsiz.

Hivemind ve Amerika’nın Kolektiflik Kâbusu

Bu bireysel kozanın karşısına yerleştirilen, uzaylılar tarafından ele geçirilen bedenler ise öznenin tümden çözülüşünü temsil ediyor. Hivemind’a dahil olanların karar alma, arzu, etik yargı ve hatta duygulanımları ortak bir akıl tarafından düzenleniyor. Özel mülk ortadan kalkmış, herkes herkes için çalışıyor ve görünürde herkesin paylaştığı bir tür ‘iyilik’ hali mevcut.

Bu topluca iyilik hâli, dizinin tahayyülünde baştan itibaren gayrimeşru çünkü bu bireysellik pahasına kurulmuş bir ‘totaliteyi’ simgeliyor. Bireysel fark, tekil arzu ve öznel sınırlar askıya alındığında ortaya çıkan her kolektif düzenin niyeti ne olursa olsun etik olarak şüpheli olacağı yönündeki bu varsayım Amerikan kültüründe son derece tanıdık bir ideolojik hat aslında: Red Scare geleneğinden bu yana tekrar tekrar üretilen kolektiflik, örgütlülük, bir sorun etrafında toplanma birlikte karar alma gibi alternatifler Amerikan liberal tahayyülünde doğrudan bir varoluşsal tehdit olarak kodlanıyor. Pluribus da bu inancın üzerinde ilerliyor: Özel mülkün ortadan kalktığı, herkesin her şeyi paylaştığı, insanların artık yaşamadığı bölgelerde şehir ışıklarının söndüğü bir topluca iyilik hâli, bu anlatı evreninde net bir distopya. Çatışmanın sona ermesi, ihtiyaçların kolektif biçimde karşılanması, rekabetin ortadan kalkması, hiçbir zaman olumlu bir dönüşüm olarak görülmüyor bilakis tüm bu göstergeler, bireyselliğin kaybının insanlık dışı belirtileri.

Hivemind ile ‘komünizm’ arasında kurulan paralelliğin bilinçli bir karikatür olduğu inkâr edilemez zira tarihsel, maddi ya da sınıfsal bir dönüşümü yani üretim ilişkileri, emek, eşitsizlik ya da sömürü gibi temel politik kategorileri sorunsallaştırmadan yapılan bu temsiş yalnızca bireyin eridiği, farkın silindiği ve ortak aklın hüküm sürdüğü soyut bir kolektif korku nesnesinin cisimleştiği bir şeyden öteye geçemiyor. Adaletin mülkün temeli sayıldığı, ahlakın özel mülkiyet ve değişim değeri üzerinden tanımlandığı bir dünyada, yabancılaşmanın aşılması ihtimali ancak bireyselliğin yok edilmesi olarak hayal edilebiliyor. Kendi yarattığı yabancılaşma içinde, yabancılaşmanın kaybedilmesini başka türlü düşünemeyen Pluribus, bu düşünsel tıkanıklığı alternatifleri şeytanlaştırarak gizliyor.

Filistin’in Hayaleti

Pluribus’un adını koymadığı ama etrafında dolaştığı tarihsel bağlamın, metnin bütününe bakınca anlam kazandığını düşünüyorum. Dizinin sinsi liberalizm savunusu günümüz dünyasının somut gerçekleriyle birlikte okunduğunda çok daha rahatsız edici. Zira Batı liberalizmin insan hakları, sivillerin korunması ve hukukun üstünlüğü gibi temel ilkelerinin evrensel normlar olarak işlediği iddiasının fiilen çöktüğü bir dönemdeyiz. Filistin’de süregelen soykırımın, Sudan’da devam eden kitlesel şiddetin, Orta Doğu’nun gözlerimiz önünde yeniden çizilen sınırlarının ve Avrupa’da özellikle Almanya’da devlet politikalarının giderek daha otoriter, hatta tarihsel faşist süreklilikleri çağıran bir çizgiye yerleşmesinin çoğu insanda güven kaybına neden olduğu aşikar. Liberal idealler iktidar ilişkileri içinde bir maske olarak bile kullanılmıyor artık. Filistin’de yaşananlar, bu düzenin savunulamazlığının en çıplak kanıtı olarak ortada duruyor. Liberalizmin iflasını bizzat yaşıyoruz ama Pluribus bu noktada susuyor. Liberalizmin bugün neyi meşrulaştırdığını, hangi şiddet biçimlerini normalleştirdiğini ya da hangi hayatları gözden çıkardığını tartışmaya açmak yerine, ‘liberalizm giderse halimiz nice olur’ demeyi tercih ediyor.

Bu yüzden günümüz dünyasının mide bulandırıcı iki yüzlüğü, özellikle Filistin, dizinin anlatısında bir hayalet gibi dolaşıyor. Dizide adı anılmıyor ama anlatı dünyanın bu kriz haliyle düşünüldüğünde anlam kaznaıyor zira Filistin, liberal etik söylemin bugün artık savunulamaz olduğunun en somut kanıtı. Pluribus’un bu kanıtla yüzleşmek yerine, Hivemind tehdidi üzerinden liberalizmi kaybetme korkusunu örgütlemesi, dizinin savunusunu daha da sinsi hâle getiriyor.

Sezon Finali ve Masumiyetin Çöküşü

Dizinin sezon finalinde, şimdiye kadar görece masum bir etik pozisyonda temsil edilen Hivemind’ın yalan söylediği açıkça gösteriliyor. Sezon boyunca şiddetsiz, düzenli ve bireyleri ikna etmeye çalışan bu kolektif bilinç, tam da Carol bu hayata ikna olur gibi göründüğü anda çöküyor. Önce, Hivemind’in ölü insan bedenlerini besin olarak tükettiği ortaya çıkıyor ardından Carol’ın bedeni, özellikle yumurtalıkları üzerinden, onun rızası olmaksızın kolektifin sürekliliğini sağlayacak bir araç hâline getiriliyor. Böylece rıza, paylaşım ve iyilik söylemiyle kurulan etik yüzey, bedenin (bireyin) ihlali üzerinden parçalanıyor.

Bu kırılma tesadüfi değil elbette, dizi, kolektif olanın ancak aldatıcı, bedensel olarak ihlal edici ve kaçınılmaz biçimde otoriter olabileceğini göstermek zorundaydı aksi hâlde liberal bireyselliğin alternatifsiz olduğu fikri ikna edici biçimde kurulamaz ve liberal savunu çökerdi. Final bölümünün başında gördüğümüz yerli kızın yeni topluma bir törenle katılması da bu mantığı pekiştiyor. Ritüel, tören, kolektiflik ve bedensel teslimiyet üzerinden temsil edilen bu yerli kültürün Joining’e katıldıktan sonra kendi içindeki hali hazırda var olan somut bağları da terk ettiğini görüyoruz, köyü geride bırakıyor, sevgiyle bağlanılmış yavru hayvanları gözden çıkarıyorlar. İnsanlığın ‘büyük Joining’i’ uğruna yerel ilişkiler ve bakım pratikleri feda ediliyor.

Bu sahne, liberal dekolonizasyon söylemini kendine yedekleyen bilinçli bir çağrı olarak işliyor. Dizi adeta şunu fısıldıyor: ‘Gördünüz mü, AŞIRI kolektif projeler yerel pratikleri yok ediyor. Eğer dekolonizasyonu gerçekten önemsiyorsak, bu insanların Joining’e katılmamasını savunmalıyız.’ Yine liberal bireysel reddiye, etik olarak ilerici bir pozisyon gibi sunuluyor. Yerel yaşam biçimlerini hâlihazırda turistik, tarih dışı ve politik olarak zararsız bir estetik vitrine indirgeyen şeyin bizzat liberal tahayyülün kendisi olduğu ise zinhar sorgulanmıyor. Hivemind’ın yerlileri kolonize ettiği ima edilirken onları ilk kolonize edenin liberal Batı olduğu gerçeği hasır altı ediliyor. Bu temsil aynı zamanda tanıdık bir romantizmi yeniden üretiyor. Yerli topluluk, mülksüzleştirme, toprak kaybı ve tarihsel şiddetten arındırılmış, ‘ilginç kıyafetleri’ ile bir dekorasyon, bir turistik fantezi olarak orada. Geçinememe veya sömürgeci süreklilikler yok, ‘ne kadar otantik yaşıyorlar’ anlatısı var. Böylesi zengin bir dünyayı bozan ise Hivemind. Mesaj net: ‘Bakın, zaten var olan otantik kültürlerimiz kolektif bir akıl yüzünden ne hâle geliyor.’

Farklılıklar ancak yan yana, dokunulmadan ve politik olarak etkisiz kaldıkları sürece kabul edilebildiği multikulti mozaik fikrinin stratejik piyasaya sürülüşü bu. İyileşmeden ziyade ‘aman bunu da kaybetmeyelim’in, ‘lesser evil’a tamah etme gerekliliğinin propagandası bu. Ortak bir siyasal maddi dönüşüm ihtimali ise doğrudan bir tehdit olarak, kötü karakter olarak karşımızda.

Sonuç

Pluribus, birinci sezonu boyunca günümüz dünyasında maskesi düşen liberalizmin sonrasını düşünmeye davet etmiyor. Onun yerine, onsuz bir dünya ihtimalden korkmamız gerektiğini bağırıyor. Kolektif tahayyül, hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın ya Hivemind’a ya bedensel ihlale ya da kültürel çözülmeye bağlanmak zorunda. Başka bir ihtimal anlatı evrenine dahil edilemiyor. Tüm bu sebepler yüzünden Pluribus, ne yapay zeka ne de tek başına komünizm, Amerikan liberalizminim tarihsel ve etik iflası karşısında üretilmiş bir korku anlatısı ve liberalizm savunusudur. ‘Başka bir dünya mümkün mü’ diye soracağı yerde ‘Liberalizm giderse insanlık namına elimizde ne kalır’ı ortaya atıyor ve kendi kendini cevaplıyor: Hiçbir şey.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir