Zahi Zalloua, The Philosophical Salon için yazdı.
Filistin kurtuluşu nedir? Ne tür bir dönüşüm ve düşünme biçimi gerektirir? Bu soruları detaylıca düşünmek için yerleşimci sömürgecilik kavramını incelemek durumundayız. Herhangi birinin Filistin meselesine dair tutumunu merak ediyorsanız o kişiye direkt yerleşimci sömürgeciliği sorun, böylece muhtemelen kişinin ne tarafta durduğunu anlarsınız. İnsanlar yerleşimci sömürgecilik terimiyle henüz tanışmamışlarsa, bu sohbet öğrenmeleri ve başkalarıyla iletişim kurmak için iyi bir fırsat olur. Fakat genelde, bilinçli bir umursamayış veya terime karşı açıkça düşmanlık, bilmemekten daha büyük bir engel oluşturmakta. Nitekim yerleşimci sömürgeciliğe dikkat çekmek, beyaz milletlerin kendilerini aldatmaya dayalı kimliklerinden devşirdikleri rahatlığı bozar; çünkü bu kimlik, ayrıcalıklı konumlarının sorgulanmasını reddeder ve ırkçı, adaletsiz bir sistemi sürdüren altyapının ifşa edilmesini tehdit saymaktadır. Siyonizmin yerleşimci sömürgeciliğinin ardındaki ırksal ideolojiyi vurgulamak ise Batı’nın güç ve kimliğe dair varsayımlarını daha şiddetli bir şekilde yıkar. Bir kişi yerleşimci sömürgeciliğin ne olduğunu bilse de İsrail’in yerleşimci bir devlet olduğunu reddedebilir. Hatta pogromlardan kaçan Yahudiler yerleşimci değildir cümlesi siyonistler ve destekçileri arasında gezen popüler bir söylem. Mesela Howard Jacobson, bilmiş bilmiş “Pogromlardan kaçmak sömürgecilik değildir” iddiasında bulunmuştu. Elbette sömürgeceilik değildir, senin güvenliğin ve rahatın yerli halkın mülksüzleştirilmesi ve etnik temizliği anlamına gelmediği sürece. Siyonist anlatı; savunmasız Yahudilerin yaşadığı mağduriyeti “doğal” ve tartışılmaz bir gerçeklik gibi kabul ettirmeyi başardı, ama bunu Filistinlileri ötekileştirerek, Filistin savunmasızlığının üstünü ideolojik olarak örterek ve Filistinlileri sömürgeci tahakküme hazırlayarak yaptı. Siyonizm her zaman sıfır-toplamlı bir özgürlük hareketiydi: Yahudi kurtuluşu Filistinlilerin yok oluşuna/boyun eğişine bağlıydı.
Liberaller Filistin kurtuluşuyla ilgilenmiyorlar. Belki Filistinlileri, herhangi düzgün bir insanın yapacağı gibi, umursuyor ve hatta İsrail’deki yerleşimci hareketi eleştiriyor olabilirler, fakat aslında antisiyonizmi benimsemek istemiyorlar. Antisiyonizmin fazla muhalif, fazla düşmanca olduğunu düşünüyorlar. Böyle bir tutum benimseyen liberaller için, antisiyonist eleştiri gerekli bile değil. Onlara kalırsa birkaç empati sözcüğü çok daha cazip, sevimli, işe yarar ve hatta elzem. Bu liberaller Filistin kurtuluşu yolunda atılması gereken adımın “empati eksikliği”nin onarılması olduğunu düşünüyorlar. Kastedilen eksiklik Batı ve onun Filistinli “ötekileri” arasında. Bu eksikliği ele aldığımızda empatiye yönelmenin hangi kapıları açtığını ve daha da önemlisi hangi seçenekleri engellediğini düşünmemiz gerekir. Empati kısmına odaklanmak Filistinlilerin de dünyadaki diğer herkes gibi acı çekebileceği temel fikrinin daha iyi anlaşılmasını sağlasa da; bu empati, ayrıca siyonizmin yıkıcı materyal etkilerini yanlış anlayan, sömürgeci durumun sonuçlarını, Filistin dünyasını nasıl gittikçe küçülttüğünü ele almayan insani bir gerekçe ile de desteklenmektedir: İşgal altındaki Filistin “sıkış tıkış”tır. Oysa Filistin kurtuluşu aslında siyonizmin ve yerleşimci devletin antikolonyal bir eleştirisini gerektirir. Gerçek bir devrim –İsrail’in yerleşimci-sömürgeci sisteminin sosyal karşılığını değiştiren bir devrim– için, antisiyonizm bir lüks olamaz.
İsrail tarafından öldürülen, boyunduruk altına alınan, ve yerinden edilenlere empati duymak elbette Filistinlilere karşı yapılan siyonist gayriinsanileştirme politikalarına karşı çıkmanın önemli bir parçası. Eğer Filistinlileri insan olarak görmüyorsan onların acıları muhtemelen kalbine dokunmayacaktır. İnsani gerekçe tam da burada, Filistinlileri İsraillilerin saldırganlığının haksız kurbanları olarak yeniden bir çerçeveye oturtmada devreye giriyor. Filistinlilerin hayatı da tıpkı diğer tüm hayatlar gibi korunmalı. İnsani gerekçe her tür liberalin benimsediği bir akıl yürütme biçimi. Onları tüm insanları önemsemeye dair olan tutumlarında daha güvende hissettiriyor ve sağcı meslektaşlarına nazaran daha az umursamaz kılıyor. Fakat bu bakış açısında, Filistin mağduriyeti Yahudi mağduriyeti ile anlaşmazlık içerisinde. Meselenin sadece insani boyutuna odaklanmak eşit taraflar arasındaki anlaşmazlık olarak ideolojik bir şekilde ortaya atılan politik iddiaları, liberalizm ve onun doğurduğu şiddeti işaret eden daha derin paradoksları ele almak konusunda pek de yardımcı olmuyor.
Batı’nın kolektif bilinçsizliği, liberalizm ve bu liberalizmin diğerlerini mağdur etme tarihi yüzünden kendi içinde pek çok ikilemle onlarca yıldır mücadele etmekte. Eğer beyaz, Batılı ve liberal bir özneyseniz çoğunlukla otomatik olarak dünyadaki marjinal ve dışlanmış mağdurlarla özdeşleşirsiniz. Bu ahlaki evrendeyse, suçların suçu olarak adlandırılan ve böylece aşırı şiddet ve acıyı temsil eden Nazi katliamının kurbanları oldukları için Yahudiler otoriter bir yer kaplamakta. “Bir Daha Asla” emri Batı dünyası tarafından bilinçsizce Dünya, II. Dünya savaşında Yahudilerin başına gelen şeyin olmasına bir daha asla izin vermeyecek şeklinde anlaşıldı. Eğer beyaz liberal özneye bu uyarının Yahudi ve Avrupalı olmayanlar için de geçerli olup olmadığı sorulsaydı yüksek ihtimalle “Tabii ki geçerli” derdi. Uyarının asıl amacı Yahudileri ve dünyadaki diğer savunmasız bedenleri korumaktı. Fakat “mağdur” fikri salt Yahudilere bağlanıp bu kültürel bir imge olunca, temelinde empatiyi barındıran ve tanınma siyaseti üzerine inşa edilmiş Filistin kurtuluşu duvara tosluyor.
Tarihsel açıdan bakıldığında liberal Batı, Filistinlilerle empati kurarken bunun İsrailli Yahudileri suçlu veya fail konumuna düşürmesi durumunda temkinli davrandı. Filistinlilerin yaşadıkları acılar yüzünden Filistinli liderleri suçlamak her zaman daha kolay oldu; şimdi bile İsrail, Gazze’de meydana gelen sözde sivil kayıplar için Hamas’ı suçluyor. Fakat şunu da belirtmek gerekir ki aktivistler ve akademisyenler İsrail’in masum veya suçsuz olduğunu sayıklayan siyonist masala karşı çıkmada başarılı oldular. Filistinlilerin “kurbanların kurbanı” olduğuna yönelik algı ise liberal çevrelerde ilgi görmeye başlıyor. 2023-24’teki devasa savaş karşıtı protestolar ve kamplar aç bırakılan ve parçalara ayrılan çocukların suçlu sayılamayacağını açıkça göstermekte. İnanılmaz sayıdaki sivil ölümleri de siyonizmin kendini temize çıkarmaya yönelik anlatısını derinden sarsıyor.
İnsani gerekçenin yine de pek çok önemli eksisi var. Yerleşimci-sömürgeci yapıyı görünmez kılıyor. Filistinli sivillerin haklarını korumayı istese de İsrail’i ülkenin topraklarının işgalcisi olarak görmüyor. Sömürge karşıtı düşünce tarzı ise dikkatlerimizi yerleşimci-sömürgeci duruma çekiyor. Yerleşimci sömürgecilik Filistin/İsrail meselesini belirleyen en önemli bağlam ve etkin analitik çerçeve. İnsani gerekçenin aksine sömürge karşıtı düşünce tarzı, empatinin dar kalıplarından çıkıp, Filistin direnişinin siyonist istilacılara karşı olduğunu fark ediyor. Filistin meselesi; Filistinlilerin ve Arapların büyük yenilgiye uğradığı, Doğu Kudüs, Batı Şeria ve Gazze’nin İsrail kontrolüne geçtiği 1967’yle (6 Gün Savaşları) sınırlı değil. Aslında 1948’e, yani Filistinlileri imha etmeye kendisini adamış yerleşimci İsrail devletini meydana getiren sömürgeci yapıya dikkatleri çekmeliyiz. Filistin kurtuluşu projesi bizi asıl başlangıçla, yani Nakba ile başlamaya itiyor. 48 yılına döndüğümüzdeyse 1917 Balfour Deklarasyonu’nun dahi mucidi İngiltere hükümetinin emperyalist yapısı ile karşılaşıyoruz. Buradan da İsrail’in, emperyal güçlerin biricik yavrusu olduğunu ve Gazze’deki soykırımını gerçekleştirirken üstünlük yanlısı biricik ebeveynlerinin adımlarını takip ettiğini görürüz. Bu şekilde de Batılı destekçilerine dünyanın Gazzeleşmesinin korkunç bir planını –ya da genel provası niteliğinde bir tabloyu– yansıtır.
Filistin devrimi, İsrail’e boyun eğmeyi reddetmek ve İsrail savaş makinelerine yakıt sağlayan askeri-endüstriyel kompleks tarafından sergilenen nekrokapitalizme de Hayır! demektir. Bu devrim siyonizmle doğrudan yüzleşir ve siyonizmi, Filistinlilerin yerinden edilmesi ve mülksüzleştirilmesini meşru kılmayı amaçlayan üstünlükçü bir ideoloji olarak kınar. Sömürgecilik karşıtı düşünce biçimi, siyonizm ve siyonist İsrail’i de hesaba katar. İsrail’in kültürel tahayyülünde, siyonist İsrail’e, “Büyük İsrail” olma hayaliyle yanıp tutuşan bir İsrail’e gerçek bir alternatif yoktur. Liberal siyonistler ise yayılmacılığa karşıymış gibi gözükseler de bu yayılmacılık “güvenlik ya da savunma” ile gerekçelendiriliyorsa hiç problem değildir. Günün sonunda, yerleşimci sömürgecilik liberallerin zihninde hep bir köşede durur ve ne zaman siyonist İsrail tehlikede olsa gün yüzüne çıkar. Bu durum sömürgecilik zamanındaki “barbarları yok edin” naralarına çok benzer. Sömürgecilik karşıtı düşünce biçimiyse, yerleşimci ve masum arasındaki anlaşmazlık yerine düşmanlığa odaklanan yerleşimci-sömürgeci bağlama yönelir ve liberal zihniyeti siyonizmden arındırmayı içeren antisiyonist projeye kapı aralar. Her ne kadar liberal bir iki devletli çözüm fikri şu anda uzak görünse de, liberallerin hala ona yönelik arzusu vardır; bu ise, başarısızlığı kanıtlanmış, toprak uluslararası hukuk değil de bir cömertlik meselesiymiş gibi İsrailli liderlerin dikte ettiği buyrukların hüküm sürdüğü bu yolu nostaljik bir biçimde yeniden canlandırmanın bir yoludur. Filistin devriminin başarısı, böyle soyut birlikte varoluş safsatalarından birlikte direniş modeline doğru ontolojik bir sapmayı gerektirir. Bu model ise baskın siyonist İsrail kimliğinde ontolojik bir mutasyonla, yıkıcı üstünlük yanlısı hakimiyeti radikal olarak sarsmayla, İsrailli ve batılı zihinleri hazin sonlarına hazırlamakta olan siyonist libidinal ekonomiden özgürleşme ile başlar.
Hazır bu sona yaklaşmışken, değişim veya gerçek dönüşüm diye sunulan şeylere karşı, acımadan eleştirel ve uyanık kalmak gerekir. Son zamanlardaki birkaç sahte dönüşüm aklıma geliyor. Haziran 2025’te, uluslararası toplum, İsrail kabine üyeleri Itamar Ben-Gvir ve Bezalel Smotrich’i, hedefe yönelik yaptırımlar için ayırıp belirlemiş durumdaydı. Fakat Gideon Levy çok geçmeden Ben-Gvir ve Smotrich’i istisnai birer figür gibi göstermek arzusunun sorunlu olduğunu fark edip “Şu an İsrail’de hepimiz zaten Ben-Gvir ve Smotrich’iz, hepimiz.” diye belirtmişti. Ben-Gvir ve Smotrich’i diğerlerinden ayırmak elbette ideolojik bir numara olarak işe yarayabilir ve böylece İsrail sivil toplumundaki çürümenin ne kadar derinleştiği gizlenebilir. Ben-Gvir ve Smotrich İsrail’in çürük elma politikacıları değil, aslında tüm İsrail’i temsil ediyorlar. Ancak bu noktada ekstra bir tehlike söz konusu. Şimdiki durumun korkunçluğuna kapılıp İsrail’in aşırı sağa doğru yönelmesine (global bir olay) gereğinden fazla önem vermek işten bile değil. Filistinliler içinse İsrail’in güncel faşisizmi hiç de yeni bir olay değil, başından beri politik siyonizmi işaret eden bir sömürgeci faşizm ( Bütün barbarları/ilkel halkları yok edin! anlayışı). Eğer liberal siyonistler ve siyonist faşistler arasındaki fark kapanıyorsa, bu yaklaşma en iyi bu ikisinin ilk başlarda nasıl bir ayrışma yaşadıklarına bakılıp anlaşılabilir. Barış yanlısı liberal siyonistlerin, yasadışı bir şekilde 30 yılı aşkın süredir Filistin topraklarından parçalar koparan Apartheid devletle yaptıkları suç ortaklığı ile yüzleşmek zorunda kalmadan, siyonizmin siyasi ve dini kanadının üzerinde ahlaki üstünlüğünü sürdürmesini sağlayan ayrışmadan bahsediyoruz. Bana kalırsa siyonistler her zaman Ben-Gvirs ve Smotrichs gibi davrandılar, bazıları bunu gizledi, bazılarıysa inkar etti, ama Gazze’deki soykırım, bu tür oyunların en ufak bir güvenilirliğinin kalmadığını gözler önüne serdi. Ben-Gvirs ve Smotrichs’in uluslararası kınanmasından kıvanç duyan liberallere gelecek olursak, bu liberallerin amaçları ne? Bu sevinç kendilerini aşırı sağdan ahlaki olarak ayırma illüzyonu yaratıyor. Fakat bu illüzyonun gerçek bir sonucu var mı yoksa sadece nostaljik bir rahatlama mı? Ben-Gvirs ve Smotrichs’ten (tabii ki soykırım suçlusu kral Benjamin Netenyahu da buna dahil) önceki dönemi mi düşlüyorlar? Eğer öyleyse daha durağan ve siyonist kimliklerinin etik ve siyasi incelemenin ötesinde olduğu zamana özlemle ilişkili bu aşırı nostaljik politikaları kesinlikle reddedilmeli.
Mayıs 2025’te 1400’ü aşkın İsrailli akademisyen Filistinlilerin çektiği akla hayale sığmaz acılara vurgu yaparak açık bir mektupta İsrail akademik kurumlarının başındakilere bu savaşı bitirmeleri için İsrail hükümetine baskı yapmaları yönünde talepte bulundu. İsrail nüfusunun pek çoğunun aksine bu yazıyı imzalayan kişiler İsrail’in suçlarına karşı rahatsızlıklarını açıkça belirtiyor. Ayrıca hükümetin gerçekleştirdiği insanlık dışı hamlelere suç ortağı olmayı da reddediyorlar ve okullar ve hastanelerin bombalanması, sivillerin aç bırakılması konusunda, “bu korkunç savaş suçlarının, hatta insanlığa karşı suçların bir açık bir örneği ve bunları biz yapıyoruz” diye belirttiler. Fakat mektupta “soykırım” kelimesi hiç geçmiyor. Mektubun son paragrafında “Bilmediğimizi iddia edemeyiz. Uzun zaman sessiz kaldık. Masumların hayatı ve bu topraklardaki tüm insanların, Filistinlilerin, Yahudilerin güvenliği için, bir an önce bu savaşa son vermezsek tarih bizi asla affetmeyecek. Katliamı durdurmak için harekete geçmek ve hayatları kurtarmak bizim görevimiz. Bu coğrafyanın geleceği için kurtarılabilecek geriye ne kaldıysa kurtarmakla mükellefiz. İsrail’deki yükseköğretim kurumları sesini yükseltmeli ve öğrencilerine, topluma hitap edip gerçeğe doğrudan bakmalı. Çünkü bizim adımızla, ellerimizle sonucunda İsrail’deki yükseköğretimi ve toplumu mahvedecek akıl almaz eylemler yapılıyor.” cümleleri yer alır.
Slavoj Žižek bu mektuba, çok ihtiyaç duyulan, İsrail hükümetinin tutumunun iğrençliğine karşı hücuma geçen bir “kamusal etik davranış” olarak övgülerde bulunur. Bu kabul edilemez pozisyonda devlet güçleri sadece işledikleri kötülükle özdeşleşmekle kalmaz. Kendi kamu açıklamalarında barış ve insanlıktan bahsederler; mesela IDF hala dünyadaki en insancıl orduya sahip olduğunu iddia eder. Kısacası iki katmanlı bir oluşum bir arada yer alır. Devlet herhangi bir öznel taahhüt altına girmeden soğukkanlı bir şekilde barış hakkında konuşurken kamuoyu ve devlet propagandasının unsurları korkunç suçlara karşı apaçık bir coşku sergiler.
Evet, mektup sırf “huzur ve insanlık” namına samimi konuşmalar gerçekleşmesi umuduyla bu “boşluk”tan faydalanıyor. Fakat ben mektubun genel etkisi, eksiklikleri ve ihmalleri konusunda daha şüpheci ve karamsarım. Filistinlilerin yaşadığı acıyı acilen durdurmak kuşkusuz bir gereksinim ancak mektubun sunuluş şekli, İsrail’in sömürgeci tarafından bahsetmemesi beni huzursuz ediyor. “Bilmediğimizi iddia edemeyiz” mevcut duruma ve Gazze’deki yasadışı ablukaya, işgale ve yerleşimci sömürgeciliğe vurgu yapan bir cümle. İsrail üniversitelerinin hükümetin Filistin’e yönelik politikalarını değiştirmek için harekete geçeceğine inanmak üniversitelerin bu soykırımdaki tarihi rolü göz önünde bulundurulduğunda çok çocukça görünüyor. İsrail üniversitelerinin işgale suç ortaklığı, Filistinlilerin boyunduruk altına alınması hususundaki rolleri kesinlikle yeni veya bilinmeyen bir şey değil. Mektup İsrail’in mevcut kurumlarını değiştirmeden kendini reforme edebileceğine, sömürgeci eğilimlerini düzeltebileceğine olan inancı vurgulamakta. Başka bir deyişle, İsrail siyasetinde ırksal üstünlük sistemin bir hatasıdı, yapının temel bir özelliği değil diyor. Mektup insani gerekçeyle başlayıp insani gerekçeye vurgu yaparak bittiği için işgali normalleştiriyor. Bizse bunu asla yapamayız!
Açık konuşayım. Asıl gereken şey Tel Aviv’de Filistinliler için radikal bir sivil haklar yürüyüşü. Bu ise, haklara tüm siyasi güçlerini veren bir yaklaşım olup, böylece ırk temelli insan hiyerarşisine ve kimin önemli olup olmadığını belirleyen, yani bir tarafı diğerine üstün kılan nekropolitik mantığa karşı bir meydan okuma oluşturur. Filistin mücadelesinde hepimiz şu anda antisiyonistiz. Anti-kolonyal düşünme biçimi yerleşimcinin araçlarını ortadan kaldırmayı talep ederek Filistin kurtuluşunu ileriye taşır. Bu da toplumun bilgi üretme ve eyleme geçme biçimlerinde radikal bir dönüşümle birlikte, bir rejim değişikliğini, siyonist libidinal ekonomide bir sarsıntıyı içerir.
Audre Lorde unutulmaz cümlesinde “Şiir bir lüks değildir” der. Tıpkı bunun gibi biz de unutmamalıyız ki Antisiyonizm Filistin kurtuluşu uğruna çalışanlar için bir seçenek veya boş bir uğraş değildir. Varoluşumuz için hayati bir gereksinimdir. Şiir ne küçük bir kesimin ayrıcalığı ne de olmasa da olur denecek bir ekstradır. Benzer şekilde antisiyonizm, Filistinlilerin ve destekçilerinin gelecek eleştirilerini ve projelerini üretmeleri, önce kelimeye sonra fikre ve nihayetinde somut bir eyleme döktükleri kurtuluş ve değişime dair umut ve hayallerine zemin hazırlamaları için gerekli ışığın parlaklığını ayarlar. Lorde içgörülerini Filistin davasına bağlamasa da modern siyahi feminist Jude Jordan siyonizmin şiddetini ve özellikle 1982’de İsrail tarafından işgal edilen Lübnan’da Filistinlilerin canice katliamında siyonizme karşı çıkmayan feministleri kınayarak bunu cesur bir şekilde yapmıştır. Jordan sömürü karşıtı düşünce biçimini benimseyip holokost ve soykırım gibi kelimelerin sadece Avrupalı Yahudi mağdurlar için kullanılmasına ve beyaz olmayan Filistinli hayatların bilinçsizce ihmal edilmesine karşı çıkmıştır.
Ne holokost ne de soykırım kelimesi Yahudi veya Avrupalı hayatların kaybını tanımlamak için icat edilmedi. Her iki kelime de mağdurun Yahudi olup olmadığına bakılmaksızın ifade ettikleri anlamı taşırlar. Dünyadaki milletlerin çoğu Yahudi veya Avrupalı olmadığı için biz siyahiler ve üçüncü dünya insanlarının Filistin davasına böyle büyük bir önem atfetmemiz pek şaşırtıcı olmasa gerek.
Jordan’ın antisiyonizmi Filistin karşıtı ırkçılığa bir cevap niteliğinde. Onun antisiyonizmi, sömürge karşıtı akla dayanıyor. Jordan Amerikan feminizmini vurgulayan sömürgeci faşizme karşı çıkıp Filistinlilerle uluslararası birliği savundu. Filistin kurtuluşu; intifadayı, yani fikirdeki, hislerdeki ve nasıl yaşamalı veya nasıl hayatta kalmalı konusundaki yaratıcı düşüncedeki yükselişi globalleştirmek anlamına gelir. Antisiyonizmin liberal siyaset sınıfından aşağı doğru süzülüp topluma yayılmasını bekleyemeyiz. Omar El-Akkad’ın sözlerini uyarlayacak olursak; herkesin her zaman antisiyonist olacağı gelecekteki günü bekleyemeyiz. Antisiyonist bakış açısı bir “kıyamet atmosferinin” zeminine karşı ortaya çıkıyor. Neden antisiyonist oldum? Çünkü Filistinlilerin bedenen boğulduğu ve nefes alamadığı bir dünyada nefes alamıyorum. Bu öyle bir dünya ki soykırıma izin veriliyor, soykırım açıkça destekleniyor, hiçbir batılı lider bunu durdurmuyor ve en acısı, İsrail hükümetini suçların suçunu işlediğinden ötürü sorumlu bile tutmuyor. İşte antisiyonizmin şimdi tam zamanı! Antisiyonizm yerleşimciden çalınan hayatları tekrar alıyor, oksijen kaçırıyor ve bununla yeni bir insanlık yaratıyor, şekillendiriyor. Antisiyonizm bir lüks değil, siyasi ve etik bir gereklilik. Faşizm karşıtı vizyonların ve arzuların ekilmesini sağlar. Gazze’nin Gazzeleştirilmesine, Filistin’deki her şeyin yıkımı için hevesli olan soykırımcı bir rejime karşı da tek anlamlı tepki.
Çeviri: Beyza Çavdar
Kaynak: https://www.thephilosophicalsalon.com/anti-zionism-is-not-a-luxury/
Özgün Başlık: Anti-Zionism Is Not a Luxury