Menü Kapat

Zohran Mamdani Yüzümüzü Kara Çıkardı!

New York şehrinin yeni Müslüman ve sosyalist belediye başkanı Zohran Kwame Mamdani, kısa sürede çok zorlu bir seçimi kazanmış, bu seçim sürecinde ve zaferin ertesinde Türkiye dâhil tüm dünyada geniş bir şöhret kazanmıştı. Bilhassa Müslüman ve sosyalist kimliği nedeniyle Aksa Tufanı kıyamı ve Gazze soykırımı hakkında soru yağmuruna tutulup bu konulardaki cesur ve ilerici açıklamalarıyla Filistin dostu geniş kesimlerin de sempatisine mazhar olmuştu. 

Örneğin, ABD siyasetinin kurumsal jargonunun “Gazze Savaşı” diye adlandırdığı soykırıma “soykırım” deme cesaretini göstermiş, Uluslararası Ceza Mahkemesinin (UCM) çıkardığı tutuklama kararı uyarınca Benjamin Netanyahu New York’a ayak basarsa New York polisine “onu yakalatacağım” demeyi bilmişti. Hiç şüphe yok ki bu iki Filistin temalı talep, New Yorklu emekçilere yaşanabilir maliyetler sağlamaya yönelik kiradan toplu taşımaya çeşitli alanlarda getirmeyi vaat ettiği halkçı politikalara dair genel kampanyası “affordable New York” ile birlikte onun zaferinin motorlarından ikisiydi.

Seçim siyasetinin müzmin aleyhtarları, müesses nizamın bir başka piyonu hâline gelecek deyu uyarmışlardı Zohran’ın siyasetinden ve vaat ettiklerinden heyecan duyan insanları. O âlim ve ârif kimseler ki Zohrancılığın günün sonunda ABD Demokrat Partisi’nin sınırlarına toslamaktan başka çaresi olmadığını söylemişlerdi. Kimileri daha sert bir üslupla Zohran Mamdani’nin Filistin mücadelesinin ve ulusal kurtuluşçu hareketlerin bakiyesini kendi siyasi kariyeri için israf ettiğini, hor kullandığını, Mamdani’nin aslında ikiyüzlü bir başka siyasetçi olduğunu onu destekleyenlerin yüzüne yüzüne vurmuşlardı.

Ne diyelim, tarih onları haklı çıkardı mı? Nihayetinde Zohran Mamdani, New York’ta düzenlenen birçok 7 Ekim anması arasından -en az siyonist olanı da olsa- Yahudilerin tertip ettiğine katıldı. Üstelik hiçbir Filistin eyleminde de bulunmadı. Mamdani, Yahudi grupla 7 Ekim anmasındayken Filistin dostları tarafından protesto edildi. Belki iki yıl önce o protestocuların arasında olurdu.

Bana göre bundan daha önemlisi ise Netanyahu 25 Eylül’de BM Genel Kurulu için New York’a geldiğinde onu tutuklamadı. Böylece aslında seçim sürecinde yerine getireceğini vaat ettiği bir talebi ifa etmemiş oldu.

“Yürürlükteki mevcut tüm yolları”

Aslında Mamdani, Netanyahu BM Genel Kurulu için New York’a gelmeden önce, belediye başkanının yetkileri kapsamında New York emniyetine Netanyahu’yu tutuklatamayacağını açıklamıştı. Yayınladığı bir video ile “yürürlükteki mevcut tüm yolları” inceleseler dahi New York belediyesinin UCM’nin tutuklama kararını uygulamak için “bağımsız hukuki yetkiye” sahip olmadığını ifade etmişti. Ancak federal hükûmetin bu yetkiye sahip olduğunu hatırlatarak UCM’nin tutuklama kararını onların uygulaması çağrısında bulunmuştu.

Mamdani’nin apolojisini yapacak olsaydım şunu araya sıkıştırıverirdim: Mamdani’nin seçim kampanyasının önemli argümanlarından biri olan bu tutuklama vaadi aslında bunun yapılabilirliğinden ziyade bunun telaffuz edilebilirliği bağlamında kıymetliydi. Neticede, İsrail aleyhine hiçbir şeyin konuşulamadığı bir kamuoyunda İsrail’in başbakanını tutuklamak talebini sahiplenerek seçilmek hâlâ bir başarı. Ama asıl başarı seçilmenin ötesinde; bu talebin konuşulabilir, söylenebilir, yetki engeli olmasa uygulanabilir bir şey olduğunu kamuoyuna kabul ettirmek.

New York belediye başkanı UCM’nin tutuklama kararını uygulatamıyor olabilir. Neticede yerel, beldesel aygıtlar ile merkezî devlet aygıtı arasında merkezden yerele doğru bir tebaiyet zinciri vardır. Dolayısıyla Mamdani’nin bu açıklamasını klasik bir “yetkimi aşıyor” bahanesinin ötesinde anlamak durumundayız. Ama yine de bu tebaiyet bağı, Mamdani’nin neden 7 Ekim anmasında anti-Siyonist eyleme katılmadığını açıklamıyor. Ya da neden mazbatasını aldığından beri Filistin duyarlılığında bir azalma var gibi görünüyor?

Eğer olup bitenleri bir şahsın ikiyüzlülüğüyle açıklamayacaksak –ki tarihsel-toplumsal olayları bireysel karar alıcıların inisiyatifiyle açıklamak tarzında bir tarihyazımını demode buluyorum– Mamdani’nin neden herhangi bir New York belediye başkanı gibi davrandığını açıklamak için önce biraz teoriye dönelim. Çünkü dünyada olup bitenlerin kendinde anlamları yoktur; onları nasıl anladığımızı kavramlarımız, teorilerimiz belirler. Ve teorideki bir maraz, ne olup bittiğini anlayamamamıza yol açabilir.

Mamdani, Devlet, Poulantzas

Miliband, Poulantzas’la girişeceği meşhur tartışmanın fitilini ateşleyen Kapitalist Toplumda Devlet’te, devleti büyük ölçüde onu yöneten burjuva sınıfının bir aracı olarak ele alıyordu. Miliband’ın onlarca yıllık emeğini fazlasıyla indirgeyen bu özete elbette itiraz gelebilir. Ama son tahlilde Miliband’ın devleti daha çok bir nesne-araç olarak gördüğünü söylemek yanlış olmaz. Hatta Lenin için de kısmen böyledir. Bunların bir kısmını, Halka Dergi’de yayınlanan “Ele Geçirilecek Bir Kale Yok” isimli yazımda daha detaylı ele almaya çalışmıştım.

Biraz basitleştirme pahasına: Miliband, devleti yönetenlerin eğitimli, servet sahibi ailelerin çocukları olduğunu, sermayedarlarla aynı dünyadan gelen bu seçkinlerin devlet aygıtını sermaye lehine işlettiğini gösteriyordu. Poulantzas’ın itirazı, bence en kritik noktada, bu analizin Marksist kavramlarla değil, Miliband’ın karşı çıktığı çoğulcu siyaset biliminin sorunsalı içinden yapılmasıydı. Miliband liberal-çoğulcu siyaset bilimcilerin tuzağına düşerek devletin sınıf karakterini, onu yöneten kişilerin sınıf kökeni ve kişisel bağlarıyla açıklamaya çalışıyordu. Poulantzas’a göre ise devlet birilerinin elinde tuttuğu bir oyuncak değildi ki o oyuncağı tutan el değişince politikalar da değişsin.

O tartışmanın ardından devleti, Miliband’ın ilk tasvir ettiği biçimde anlayan pek kimse kalmadı, bilhassa Marksistler arasında. Poulantzas da ömrünün son demlerinde o tartışmada tuttuğu yapısalcı pozisyonu bir nebze terk etti. Ama bu, araçsalcılık eleştirisinden vazgeçtiği anlamına gelmiyordu. Aksine, son kitabı Devlet, İktidar, Sosyalizm’de bu eleştiri daha da derinleşti. Ne diyordu Poulantzas? Ve bunun Mamdani’yle ne alakası var?

“Eski New York belediye başkanı Eric Adams, ABD devletinin bir aygıtı olan New York belediyesini elinde tutuyordu; şimdi bu el değişip Müslüman ve sosyalist birine geçince belediyenin politikaları da taban tabana değişebilir” şeklinde hatalı bir beklenti Miliband’a ait olurdu. “Mamdani ikiyüzlü çıktı” diyenler de aynı hatayı yapıyor. Devleti, devlet aygıtını, koltuktaki kişinin kimliği üzerinden okuyor. Peki devlet, birinin elinde tuttuğu araç-aygıtlar ve bu aygıtların sağladığı imkânlar değilse nedir?

Poulantzas’a göre devlet ne egemen sınıfın elindeki bir araçtır ne de kendi iradesi olan bir öznedir. Devlet; sınıflar ve sınıf fraksiyonları arasındaki güçler dengesinin maddi ve özgül yoğunlaşmasıdır. İktidarın icra edildiği yer ve merkezdir. Egemen sınıfın ezilen sınıflarla münasebeti içindeki stratejik örgütlenme yeridir. 

Ama bu yerin kendinde bir iktidarı yoktur. İktidar devletin değil, sınıfların iktidarıdır. Devlet aygıtı onu yoğunlaştırır ve örgütler ama kendinde taşımaz. Dolayısıyla devletin bir parçasına yerleşmek, oraya yerleşene bir iktidar kazandırmaz.

New York Belediyesi gibi devlet aygıtları, işte bu güç ilişkilerinin maddileştiği yerlerdir. Poulantzas’ta her devlet aygıtı, hatta her aygıtın her basamağı, çoğu kez bir iktidar mekânı oluşturur. İktidardaki blokun şu ya da bu fraksiyonunun tikel bir çıkarının özgül yoğunlaşmasını, kristalleşmesini taşırlar.

Bu anlamda belediye başkanlığı tek bir koltuk olarak politika yapımında çok çok az şey ifade eder (belediye başkanı kimliğiyle bir şahsın bir eyleme katılması ya da tutuklama kararını uygulatması da bu politika yapımına dâhildir elbette). Çünkü belediyenin politikasını belediyede ve devletin tümünde tecessüm eden güç ilişkileri belirler.

New York’ta bunun en çıplak örneği Mamdani’nin polis teşkilatını dönüştürmeye kadir olamayışıydı. Mamdani, Eric Adams döneminden kalan emniyet müdürü Jessica Tisch’i görevde tuttu. ABD’de bu görev yenileme durumu çokça tartışıldı; Mamdani’nin verdiği ilk ödün ya da polis hakkındaki eski sözlerinden kaygılanan iş dünyasını rahatlatacak bir hamle olarak ele alındı. Netanyahu’yu tutuklama vaadini fiilen yerine getirecek aygıtın başında Mamdani’nin değil, o aygıtta kristalleşmiş güç dengesinin tercihi duruyordu.

Mücadelenin bir mekânı olarak Mamdani

Peki, madem Zohran’ın belediye başkanı olması ne polis teşkilatında, ne 7 Ekim anmalarındaki duruşunda ne de UCM’nin yakalama kararının uygulanmasında tek başına belirleyici olamıyor, o hâlde Zohran neden orada? Sosyalistlerin belediyelerde başkanlık yapmasının bir anlamı yok mu demeliyiz? Bunun kısa yanıtı şu: Mamdani’nin New York belediye başkanı olması, bir mücadele mekânı olarak belediye başkanlığını halkçı güçlerin etkisine daha çok açıyor.

Yukarıda, sermaye fraksiyonlarının devletin çeşitli aygıtlarında yoğunlaşıp kendi çıkarlarını taşıyan bu aygıtlar aracılığıyla devletin içinde mevcut olduklarını söyledik. Ezilen sınıflar ise devletin içinde bu biçimde var olmazlar. Poulantzas’ın ifadesiyle, “egemen sınıfların iktidarına muhalif odaklar hâlinde” mevcutturlar. Dolayısıyla, iki toplumsal sınıfın devlet içinde kümelenmesine ilişkin bu türden bir asimetri vardır.

Dolayısıyla Zohran Mamdani’nin 7 Ekim anmasında hangi eyleme katıldığı, bu güçler dengesinin bir sonucudur ve başka bir yerde durmaya zorlayacak örgütlü bir güç olmadıkça, belediye başkanı kim olursa olsun, aynı yerde durulmaya devam edilecektir.

O örgütlü güç ise Poulantzas’a göre, devlet aygıtlarının içindeki güçler dengesini değiştirmeyi hedefleyen bir kitle mücadelesiyle yaratılır. Bu mücadele hem devlet aygıtlarına yerleşmeyi öngörür hem de devlet aygıtlarından özerk kitle örgütleri aracılığıyla, “uzaktan” etkilerle, aygıtları mecbur bırakma yoluyla verilir. İkisi birbirinin alternatifi değildir. Üstelik güçler dengesindeki değişim tek başına yetmez: Bu denge ancak aygıtların kendisi dönüştürüldüğü ölçüde devlette kristalleşebilir. Aksi hâlde devlet, dengeyi yeniden burjuvazi lehine kurmaya yönelir.

Bu nedenle Mamdani’nin seçilmesi iki bakımdan anlamlıdır. Birincisi, Müslüman ve sosyalist olduğu için değil, onu oraya götüren bir taban hareketi var olduğu için. İkincisi, o koltukta oturan kişi de bir mücadele mekânı olduğu için. Poulantzas’a göre devlet personeli içindeki bölünme ve çelişkiler, halkçı mücadelelerin devlet içindeki varlığından kaynaklanır. Mamdani bu bölünmenin mekânlarından biridir; hangi yöne çekileceğini onun karakteri değil, arkasındaki örgütlü gücün varlığı ya da yokluğu belirleyecektir.

Dolayısıyla belediye başkanlığı, aklı başında hiçbir sosyalist için nihai hedef zaten değildi ve olmamalıydı da. Kampanya bir örgütlenme ve propaganda aracı, belediye başkanlığı ise belediyeden özerk kitle örgütlerinin (kiracı birliklerinin, toplu taşıma emekçilerinin, Filistin hareketinin) güçlenmesi için bir fırsat penceresi olmalıydı. Tutuklama vaadinin asıl kıymeti de buradaydı: Yerine getirilemese dahi söylenebilir hâle gelmişti. Söylenebilir olanı örgütlenebilir olana dönüştürmek ise koltuğun değil, onun dışındaki örgütlü gücün işi.

Yazının başındaki soruya dönersek: Seçim siyasetinin müzmin aleyhtarları haklı mı çıktı? Hem evet hem hayır. Evet, Mamdani’nin belediye başkanı olmasıyla mucize beklememek gerekirdi. Yani Mamdani’nin sınırlara toslayacağını öngörmekte haklıydılar. Ama buradan çıkardıkları sonuç yanlıştı.

Onlar, Zohran gibi örneklerden de hareketle, devlet içindeki mücadele alanlarının yozlaştırıcı ve sonuçsuz olduğu sonucuna vararak devleti kuşatmayı amaçlayan bir büyük gece stratejisini benimsiyorlar. Oysa önemli olan, Mamdani’nin işgal ettiği koltuğu mücadelenin bir alanı hâline getirmek. Bu aleyhtarlığın problemi, devleti bir mücadele alanı olarak görmemekte, bu anlamda kapitalist devleti ve devletin sosyalist dönüşümünü doğru tahlil edememekte yatıyor. Bu nedenle yüzümüzü kara çıkaran Zohran Mamdani değil, onu başka bir yerde durmaya zorlayacak gücün örgütlenememiş olması.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir