İstanbul dünden beri suyun altında. 14 Ekim akşamı Ayazağa’da dere yatağı taştı. Çamurlu su sokakları doldurdu, park hâlindeki arabaları sürükleyip birbirinin üstüne yığdı, bir İETT otobüsünün yolcuları çatıya çıkıp yardım bekledi. Plazalarda ve televizyon binalarında mahsur kalan çalışanlar gece yarısından sonra kepçelerle, sahil güvenlik botlarıyla çıkarılabildi. Adını üzerine kurulduğu vadiden alan Vadistanbul’un otoparkı sular altında kaldı, yürüyen merdivenlerinden su akan AVM tahliye edildi. Aynı akşam Balat’ta, Çukurbostan Parkı’nda 14 yaşındaki Mahmut Işıldak bir su birikintisine bastı ve elektrik akımına kapılarak öldü. Altı ay önce babasını kaybetmiş bir çocuktu. Bu satırları yazarken can kaybı üçe çıktı, kayıplar hâlâ aranıyor.
O gece Vali Davut Gül, bodrum katlarda yaşayanlardan geceyi daha güvenli ve yüksek katlarda geçirmeleri konusunda uyarıda bulundu. Bodrum katlar bu kentte kirası en düşük evlerdir ve oralarda en yoksullar oturur. Bodrumda yaşayan birinin üst katta kapısını çalabileceği bir yakını ya da bir gecelik otel parası çoğu zaman yoktur. Devlet suyun ilk önce kimin evine gireceğini biliyordu. Uyarısı, riski en çok taşıyanları kendi başlarının çaresine bakmaya çağırıyordu. Bodrum katların ev diye kiraya verilmesine göz yuman, yoksulluğu yerin altına iten düzen ise bu uyarıda hiç anılmadı.
Ertesi sabah İstanbul Valiliği okulları tatil etti, bazı kamu çalışanlarına idari izin verdi, motosikletlerin trafiğe çıkmasını yasakladı ve herkese zorunlu olmadıkça evden çıkmamasını söyledi. AVM’ler için bir karar çıkmadı. Vitrinlerin ışığı yanacak, kasalar açılacaktı. Mahmut’un yaşıtı sayılabilecek MESEM’li öğrenciler, okulları tatil olduğu hâlde işyerlerine gitti. Onlardan biri sabahın altı buçuğunda sokağı sel götürürken işe gitmekten başka çaresi olmadığını anlatıyordu. Geç kalırsa o saati akşam fazladan çalışarak dolduracaktı.
“Zorunlu olmadıkça” ifadesi, zorunluluğun kim için ve nereden tanımlandığı sorulmadan okunamaz. Emeğini satmaktan başka geçim yolu olmayan biri için evden çıkmak her sabah zorunludur. Kentin bir kısmı evde kalmaya davet edilirken geri kalanı kirasını ve yevmiyesini düşünerek suya adım attı. Sermayenin dolaşımı bir gün bile durmadı. Askıya alınabilecek tek şey işçinin güvenliğiydi, o da askıya alındı.
Bu ölümün bir öncesi var. 12 Temmuz 2024’te İzmir Alsancak’ta sağanaktan kaçan 23 yaşındaki tıp öğrencisi Özge Ceren Deniz, sokaktaki su birikintisine bastığı anda akıma kapıldı. Ona yardıma koşan 44 yaşındaki İnanç Öktemay da aynı akımla öldü. Sokağın esnafı orada elektrik kaçağı olduğunu yıllardır söylüyor, defalarca yardım istiyordu. Dava açıldı, 42 kişi yargılandı, yerel mahkemenin kararları istinafta kaldırıldı ve dosya yeniden görülmeye başladı. İki yıl sonra İstanbul’da bir çocuk yine bir su birikintisinde öldü ve valiliğin açıklaması “Olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır” cümlesiyle bitti.
“Ders alamadık” diyoruz. Bu cümle sorumluluğu hepimize eşit paylaştıran bir sis yayar. Ders, bir sonuca katlanan için anlam taşır. Elektrik dağıtımını şirketlere devreden, kabloyu açıkta bırakan taşeronu en ucuz teklifle seçen, dere yatağını imara açan ve ruhsatı imzalayan için ortada bir sonuç olmadıkça öğrenilecek bir ders de yoktur. Balat’taki parka akımın nereden geldiği henüz açıklanmadı. Açıklandığında bir sigorta kutusu ya da bir taşeron firma bulunacak ve bu ölümleri üreten yapı yine dosyanın dışında kalacak.
Bize her seferinde bir felaket anlatılıyor. Deprem, yangın, sel. Doğanın gazabı, kader, işin fıtratı, asrın felaketi. Bu sözcüklerin ortak işi ölümün failini ortadan kaldırmaktır. Yağmur yağar, toprak kayar, fay kırılır, kömür damarında gaz birikir ve bunlar doğaya aittir. Bir binanın hangi zemine hangi demirle yapıldığı, bir otelin yangın merdiveni, bir ocaktaki gaz ölçerin çalışıp çalışmadığı, bir derenin üstüne beton dökülüp dökülmediği ise kararlara aittir. Her kararın arkasında da bir kâr hesabı durur. Bu hafta yağışın kırk yılın rekorunu kırdığı söylendi. Bu doğru olabilir. Rekor bir sağanağın betonla daraltılmış bir dere yatağına düştüğünde ne olacağı ise yıllardır biliniyordu.
Afet değil ihmal, ölüm değil cinayet
Engels 1845’te, İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu’nda bu ayrımın adını koymuştu. Ona göre toplum, binlerce insanı erken ve doğal olmayan bir ölüme götüreceğini bildiği koşulları sürdürmeye izin veriyorsa “yaptığı şey tek bir bireyin işlediği cinayet kadar kesin bir cinayettir.” Hemen ardından bu cinayetin neden fark edilmediğini açıklıyordu. “Kimse katili görmediği, kurbanın ölümü doğal göründüğü ve suç bir eylemden çok bir ihmal olduğu için, olduğu gibi görünmeyen bir cinayettir bu. Ama yine de cinayettir.”
Buna doğal afet demek, bir yapısal şiddeti doğa olayı kılığına sokmaktır. Yapısal şiddette tetiği çeken tek bir el görünmez. Ölüm, belirli bir düzenin içinden ve belirli bir sınıfın sırtından akar. Bu düzeni kuran, imar planını onaylayan, dere yataklarını rant alanı ilan eden, denetimi kâğıt üzerinde bırakan ve sel günü okulları kapatıp AVM’leri açık tutan devlettir. Bu yüzden yaşadığımız şeyin adı devlet şiddetidir. Devlet sermaye birikiminin önünü açarken bu ölümleri baştan hesaba katmıştır ve bu hesap belediyeyi hangi partinin yönettiğine göre değişmez. İzmir’de de İstanbul’da da aynı mekanizmanın işlemesi bundandır.
6 Şubat depremi, Kartalkaya’da yanan otel, İstanbul’un sular altında kaldığı gün dördüncü yıl dönümü olan Amasra, Soma, bu yıl şubatta Zonguldak’ta ve iki hafta önce yine Soma’da göçük altında can veren madenciler, her yıl bir başka kentte tekrarlanan seller… Bu listeye her gün sessizce yenileri eklenen iş cinayetlerini de yazmak gerekir. İSİG Meclisi’nin verilerine göre bu yılın ilk dokuz ayında en az 1736 işçi çalışırken öldü ve bunlardan 66’sı çocuktu. Resmî dilde bu ölümlerin adı iş kazasıdır.
Bütün bunları sosyolojik bir olgu olarak gündemimize taşıdığımızda ilk yüzleşmemiz gereken şey, teori ile pratik arasındaki dehşet verici uçurumdur. Çünkü bilgimiz yerinde duruyor. Dere yatağına bina yapılmayacağını, dayanıksız binaların imar affıyla aklanamayacağını, yangın merdiveni olmayan bir otelin ruhsat almaması gerektiğini, madende gaz ölçümünün ve tahkimatın neden yapıldığını, bir işçinin emniyet kemeri olmadan iskeleye çıkarılmaması gerektiğini hepimiz biliyoruz. Meslek odaları da biliyor, yıllardır rapor yazıp uyarıyorlar. Bildiklerimiz eksiksiz ve hiçbir yere varmıyor.
Takipçisi olduğumuz inanç sistemleriyle, inandığımız teorilerle hayatlarımız ne kadar uyumlu? Bildiğimiz doğrular neden doğru yerde konum almamıza yetmiyor? Bu soruların pek çok yanıtı olabilir. Benim başlıca fail olarak gördüğüm sebep, toplumumuzda bir meslek grubuna ait olmanın, bilinçli bir yurttaş olmanın neredeyse hiçbir bedeli olmaması. Bu aidiyet Türkiye’de dolaylı biçimde semboller üzerine inşa edilmiş ve bu yüzden oldukça kırılgan. Kimliği görünür kılan semboller öyle ucuz ki hangi ideolojiyi, hangi inancı isterseniz kolayca üstünüze giyebilirsiniz. Zamanla bu semboller kimliği veya kutsalı temsil etmeyi bırakır ve onun yerine geçer.
Dere yatağına kurulmuş semboller
Gerekli sembolleri edindiğimizde iyi insanlar olduğumuzu göstermek, eski ve dayanıksız ya da dere yatağına kurulmuş bir binanın dış cephesini yenileyip ona modern bir isim takmaya, sonra da onu yeni ve sağlam diye sunmaya benziyor. Bu hafta bu benzetme bir benzetme olmaktan çıktı. Vadistanbul adını üzerine oturduğu vadiden alıyor. Tabelada vadi bir lüks vaadine dönüşüyor, suyun hafızasında ise hâlâ bir su yolu olarak duruyor. İsim, bu hafızayı örtmek için seçilmiş bir imaj. Su imajı tanımıyor, eski yatağını izliyor.
Bu yüzden bana kalırsa sorunumuz her şeyden önce bir imaj problemi. Belirli simgelerle, sembollerle kuşandığınızda, imajı tamamlayıp karşınızdakinin size dair algısını biçimlendirdiğinizde iş bitmiş oluyor. Sembollerin dolaysızlığı öyle güçlü ki pratiğe ne yer ne de gerek kalıyor. Eylemin yükünü hiç sırtlanmadan, kestirmeden, teorinin koşullarını sembollerle karşılamış oluyoruz. Kimliklerin ve sembollerin hegemonyasının sesini kısmadan önce pratiğe uğramadan teoriyi bedenleştirmenin yollarını bulduk. Evet, karşılaştığımız her zorlukta olduğu gibi burada da cin fikirliliğimizi kullandık. Kendimize maskelerle, imajlarla öyle çeperler ördük ki pratiğe yer kalmadı. Kimse dönüp eylemin kendisine bakmadı.
İçi boş semboller ve imajlar cenneti olan coğrafyamızda iyi, ahlaklı, erdemli görünmenin bu kadar kolay olması, teori ile pratik arasındaki bağı ucuz sembollerle kurduğumuz imajlara emanet ettiğimiz anlamına geliyor. Öyle ki kamusal pratikte karşılığı olmayan bir teorinin, hatta doğruluğu sarsılmaz görülen bilimsel bilginin bile bu anlamda hükümsüz kaldığını unuttuk. Derelerin taşkın alanlarını bilim çoktan haritaladı, çevre mühendislerinin söylediklerinde tartışılacak pek bir şey yok. Bu bilgi imar masasında rantla her karşılaştığında kaybediyor. Bilimin kutsallığını ve su götürmez gerçekliğini hepimiz kabul ederiz, ama yeniden bir pandemi olsa kaç kişinin aşı olacağını da hep birlikte merak ederiz. Demek ki bir bilginin bilimsel olması, uygulanması için yeterli bir ölçüt olamıyor.
Teori ve pratik arasındaki bu açıklığı düşündüğümde X’te İnatçı Spengler adıyla yazan hesabın (x.com/HacUsen) bir paylaşımı aklıma geliyor: “Hamlet gibiyiz! Sadece düşünüyor, hayal kuruyor, ne yapacağımızı bilmiyoruz, taze bir eylem için cesur ruhtan yoksunuz; intikamcı olup kılıcı çekecek iradeye sahip değiliz, kararsızız. Söz ve eylem ilişkimiz kopuk. Diyalektiğin üstesinden gelemediği çelişkiler varoluşu trajik kılıyor.”
Hamlet babasının nasıl öldüğünü biliyordu. Hakikati bir hayaletin ağzından duymuştu ve bu bilgi onu harekete geçirmeye yetmedi. Bizim elimizde hayaletten çok daha somut şeyler var. Bilirkişi raporları, taşkın haritaları, mahkeme tutanakları, binlerce isimden oluşan ölü listeleri… Bu kadar bilgiyle hâlâ surlarda dolaşıp duruyorsak, eksik olan şey o bilginin yükünü sırtlanacak birileridir.
Bu yük çoğumuz için her gün gittiğimiz işte bekler. Devlet şiddetini ayakta tutan şeylerden biri, kurumların içinde çalışanların sessizliğidir. Ruhsatı imzalayan memur, projeyi onaylayan mühendis, bilirkişi raporunu yazan uzman, haberi kısaltan editör bu yapının içindedir. Her biri işini sürdürebilmek için bildiği bir şeyi dışarıda bırakır ve kurum da tam olarak o şeyin üstünü örter. Çalışanın sustuğu şey kurumun resmî kayıtlarına hiç girmez.
Devletin resmî dili bu sessizliği tamamlar. “Doğal afet”, “kader”, “asrın felaketi”, “olayla ilgili soruşturma başlatılmıştır”. İzmir’deki esnafın yıllarca yaptığı şikâyetler de kurumların içinde bir yerde karşılıksız beklemişti. Devlet kendi şiddetini en çok bu sözcüklerle korur, çünkü onun da bir imajı vardır ve bu imaj her ölümün ardından özenle onarılır. Sorumluluk almak, bu onarıma katılmayı reddetmekle başlar. Susmayı bırakıp gerçeği kurumun kendi kayıtlarına geçirmeye çalışan herkes, bunun bir zararı olacağını da göze almak zorundadır.
Bedeli göze almak
Bir ölümü “cinayet” diye adlandırmak devletin itibarını zedeler, zedelemelidir de. Sembollerin bize ödetmediği bedel tam olarak budur. İmzayı atmayı reddeden mühendis, raporu yumuşatmayan bilirkişi, selde işe çağrıldığında bunu yüksek sesle reddeden işçi, ölümün adını koyan gazeteci bir bedel öder. İşini, terfisini, rahatını, bazen özgürlüğünü kaybeder. Sorumluluk almak bu bedeli göze almaktır. Kimliği bir giysi olmaktan çıkarıp bir yüke dönüştüren de bu bedeldir.
Sağlaması yapılması gereken binalar kadar pratikte sağlaması yapılması gereken teoriler de var. Bilgiye duyduğumuz güvensizliğin yerini hakikate düşkünlüğümüz almalı. Hayatımıza doğrudan dokunmayan, bizi harekete geçirmeyen teoriye yer vermemek, gereğini yerine getirmediğimiz sembolleri söküp atmak zorundayız. Bu sembollere pamuk ipliğiyle bağlı teorilerin kırılganlığından ancak böyle kopabiliriz. En çok da eylemlerinin bilincinde olan, taşıdığı sembollerin bedelini bilen ve onu ödemeyi göze alan varoluşlara ihtiyacımız var. Mahmut Işıldak’ın, Özge Ceren Deniz’in ve İnanç Öktemay’ın ölümünü bir kez daha “felaket” diye anmamak, o bedelin ilk taksiti olabilir.
İmajlarımızın eylemlerimize dönüştüğü günlere!