Menü Kapat

“Ölünün Arkasından Konuşulmaz”

Toplumsal ve kültürel mirasımızın bize kazandırdığı ortak değerler doğrultusunda, siyasi görüş, ideolojik konum ya da yaşam tarzı gözetmeksizin, ölen kişinin arkasından olumsuz ifadelerde bulunulmaması yönünde geniş bir mutabakat var. Geçtiğimiz hafta, farklı bağlamlarda da olsa önemli iki entelektüelin, İlber Ortaylı ve Jürgen Habermas’ın vefatı nedeniyle, kamusal alanda yoğun bir taziye söylemi hâkim oldu ve bu söz konusu ilke yeniden gündeme geldi.

Evet katılıyoruz, ölünün arkasından kötü konuşulmaz. Hele ki söz konusu kişi entelektüel birikime sahip, alanında temayüz etmiş bir tarihçi olduğunda hiç konuşulmaz. Ölenin sınıfsal konumu, entelektüel sermayesi ve akademik üretimi insani yönlerinin önüne geçer ve ölen eleştiriden ari kılınır. Ortaylı’yı bu denli saygın kılanın yalnızca tarihçi kimliği değil, kamusal alanda bir otorite ve sağduyu figürü olarak inşa edilmiş olması olduğu gerçeğini; ayrıca pek çok tarihçi arasından neden özellikle bu konumun kendisine atfedildiğini de konuşmayacağız bu sebeple.  

Keza, uzun yıllar boyunca “halk” olarak adlandırdığı ancak sınırları, içeriği ve öznesi belirgin olmayan, muğlak bir topluluğa yönelttiği sert ve yer yer tahkir edici söylemlerin, nasıl olup da meşru ve hatta yerinde bir eleştiri olarak kabul gördüğünü de tartışma dışı bırakacağız. İmtiyazlı ve konforlu sınıfa mensup bu öznenin, maddi ve kültürel olarak aşağıda konumlandırdığı kesimlere yönelik küçümseyici, azarlayıcı, hor gören üslubunun, akademik itibarı ve kamusal saygınlığı aracılığıyla nasıl görünmez kılındığına, hatta bir haklılık göstergesine tahvil edildiğine değinmeyeceğiz. 

Çeşitli televizyon programlarında, kendisine yöneltilen sorgulayıcı ve eleştirel soruları anlamazlıktan gelip, karşısındakinin dilsel yetkinliğini, Türkçeye hâkimiyetini ve hatta ırkını küçümseyen ifadelerle bastırarak muhatabını susturduğunu; benzer bir biçimde, üniversitedeki kadın öğrencilerin örgütlü eylemleri karşısında, eleştirel geri bildirimleri anlamayı veya yanıtlamayı reddederek buna gerekçe olarak da yine muhatabının, karmaşık ve anlaşılmaz bir üslup ve dil kullandığını vurgulayarak sorumluluktan nasıl kaçındığını konuşmayacağız. 

Filistin’de sistematik şiddet ve soykırım suçları sürerken, konuyu bu kritik meseleden uzaklaştırıp çeşitli yayınlarda “Filistinliler toprağını sattı” gibi indirgemeci, tarihsel ve konjonktürel bağlamdan kopuk, çarpık yorumlarla ele aldığını; millî duyguları insani değerlerin önüne koyan bu yaklaşımın yalnızca “toprağını satan Araplar” klişesinin karşısına yerleştirilmiş basit bir “Türklük” algısı olmadığını; bunun, self-oryantalizmden beslenen ve bize “gerçek, modern, akıllı ve halkın cahil kesiminden ayrı bir Türklük” illüzyonu sunan politik ve ideolojik bir tahayyül olduğunu itiraf etmeyeceğiz.

Yaşamı boyunca ve ardından kurulan saygı dilinin akademik takdirden ibaret olmadığını gündeme getirmeyeceğiz. Taziye mesajlarının iktidardan muhalefete kadar geniş bir siyasi yelpazede neredeyse aynı tonla verilmiş olmasının, özellikle de tarih gibi oldukça politize bir alanda eşi benzeri olmayan bir durum olduğunu, bunun sebebinin Ortaylı’nın farklı siyasal kampların üzerinde uzlaşabileceği bir figür veya ulusal sağduyunun temsilcisi olarak kodlanmış olduğunu konuşmayacağız. 

Dolayısıyla onun ardından kurulan ve sanki hakkını teslim ediyormuş gibi görünen “büyük aydın” anlatısının tarih, milliyetçilik ve kamusal otorite arasında kurulan daha geniş bir güç ilişkisini ortaya çıkardığını da söylemeyeceğiz. Bu nedenle Ortaylı figürünün bir akademik alan olarak tarihin otoritesiyle güncel ulusal otoriteyi tüm bölünmelere rağmen birleştiren nadir “aydınlardan” biri olduğunu ve Ortaylı’ya taziye sunarken aslında bu ulusal otorite biçiminin yasını tutmak zorundaymışız gibi hissettiğimizi konuşmayacağız.

Ölünün ardından kötü konuşulmayacağı için, otoritesinin önemli bir boyutunun erkek olmaktan ileri geldiğini dile getirmeyeceğiz. Ortaylı’nın kamusal personasının, Türkiye’de uzun yıllardır son derece tanıdık bir figürü yeniden ürettiğini; o bildiğimiz sert, buyurgan, alaycı ama “haklı” bilge erkek tipini temsil ettiğini de söylemeyeceğiz. Bilginin bu erkekliğin, erkekliğin ise bu üstenci tavrın meşruiyet aracına dönüştüğünü; halka ve öğrencilere parmak sallama hakkının da bu performansın bir parçası olarak normalleştirildiğini ise hiç konuşmayacağız.

Karşılaştıkları cinsiyetçi söylem ve tacizleri dile getiren kadınlar, “ölünün ardından konuşulmaz” denilerek; ya İlber Hoca’nın böyle biri olamayacağı ya da böyle olsa bile bunun tarih için yaptığı “entelektüel üretimlerle” kıyaslanamayacağı gerekçesiyle susturulacak. Ortaylı’ya yöneltilen saygının bir kadına asla gösterilmeyeceği; bunun da aslında bir erkeklik rejiminin kabullenilmesi, övülmesi ve sürdürülmesine yönelik bir istek ve teşvik olduğu gerçeğini ise kimse kabul etmeyecek. Yine “ölünün ardından kötü konuşulmaz” denilerek, bu erkeklik biçiminin nasıl işlediği ve kendini nasıl koruduğu da konuşulmayacak.

Benzer bir durum, farklı bir bağlamda Jürgen Habermas için de geçerli. Habermas, modern siyaset teorisinin en önemli isimlerinden biri olarak kabul ediliyor; kamusal akıl, iletişimsel rasyonalite ve demokratik meşruiyet üzerine geliştirdiği teoriler birçok disiplinde geniş bir etki alanına sahip. Onun ardından kurulan dil de benzer şekilde “büyük filozof”, “çağımızın en önemli aydınlarından biri” gibi ifadelerle dolu. Bu dil, Habermas’ın teorik katkılarını teslim etme bahanesi altında onu eleştirinin dışına itme, teori üretiminin ötesinde iktidarla kurduğu ilişkiyi gündeme getirmeme işlevini de barındırıyor. Ölünün arkasından kötü konuşulmaz, bu yüzden Habermas’ın kendisinin kendi teorisini nasıl uygulamaya koymadığını ve İsrail’in yaptıklarını özsavunma olarak adlandırabildiğini tartışmayacağız.

Entelektüelin “yaptıklarına” değil, “bilgisine” bakılır. Bu yüzden biri, evrensel akıl ve kamusal tartışma üzerine kurulu bir teorinin belirli jeopolitik bağlamlarda neden bu kadar seçici uygulandığını sorarak Habermas’ı eleştirdiğinde, ondan hemen iletişimsel rasyonalite teorisinin kanonik önemini teslim etmesini ve cümlelerini “ama, fakat”larla kurmasını bekleyeceğiz. İnsan hakları ve demokratik meşruiyet gibi kavramları güçlü biçimde teorileştirmiş bir ismin, bu değerleri neden bazı durumlarda yüksek sesle savunurken bazı durumlarda daha temkinli ya da sessiz kaldığı sorulduğunda ise, teoriyi güç ilişkilerinden bağımsız değerlendirmelerini önereceğiz. Sanki entelektüel üretim güç ilişkilerinden azadeymiş gibi, bu “aydınlık” hâliyle ona bir koruma ve saygınlık kalkanı oluşturacağız.

Herkes tarafından otoritesi kabul edilmiş, beyaz ve çoğu zaman da erkek bir “aydın” öldüğünde ortaya çıkan ortak noktayı; yani “ürettikleri teorileri” çoğu zaman sınıflar üstü, tarafsız ve evrensel olarak sunacağız. Sanki o bilginin üretildiği tarihsel ve siyasal bağlamlar yokmuş, onlardan bağımsız bilgi üretmek mümkünmüş gibi davranacağız. Böylece “aydın”ın saf ve ideolojik hiçbir bağlamı olmayan fikirleri ve teorileri, sınırları sorgulanmadan dolaşıma girecek.

Biz yine aydınlar hakkında konuşacağız ama aydının sadece akademik değil, toplumsal bir aktör olduğunu; “büyük adamdı” denildiğinde, bu büyüklüğün çoğu zaman kişinin toplumsal işlevinden bağımsız, varlığına içkin, doğal bir özellik gibi sunulduğunu hatırlatmayacağız. Oysa aydın sıfatının tam da güç ilişkilerini sorgulama kapasitesiyle anlam kazandığını ve bu kapasite ortadan kalktığında -ki postmodern dünyada sıklıkla kalkmıştır- geriye içi boş bir saygı kaldığını da açık etmeyeceğiz.

“Ölünün ardından kötü konuşulmaz,” dolayısıyla bu saygının nasıl üretildiğini de konuşmayacağız. Örneğin, arkasından kötü konuşmayacağımız biri öldüğünde, kimse bu tür bir yas ve saygı dilinin neden her ölüm için geçerli olmadığını, neden aynı hassasiyetin kadın cinayetlerinde, çocuk ölümlerinde ya da sıradan insanların maruz kaldığı şiddet olaylarında görülmediğini, “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” ilkesinin neden özellikle belirli bir entelektüel profile sahip kişiler söz konusu olduğunda bu kadar güçlü işlediğini sorgulamayacağız.

Kadın veya çocuk cinayetleri söz konusu olduğunda kimsenin “ölünün arkasından kötü konuşulmaz” demediğini, “madem tecavüze uğruyordu, neden kaçıp kurtulmadı; neden kızını koruyamadı; o saatte bir erkeğin evine neden gitti” gibi cümlelerle kurbanların yaşamlarının didik didik edildiğini, sorumluluklarının tartışıldığını ve suçlandıklarını da gündeme getirmeyeceğiz. “Ölünün arkasından kötü konuşulmaz” dendiğinde, bunun gerçekten bir etik ilke mi, yoksa belirli durumlarda devreye giren seçici bir mekanizma mı olduğunu da hiç düşünmeyeceğiz.

Eğer ölüm eleştiriyi imkânsız kılıyorsa, bunun en çok kimin işine yaradığını veya neden yalnızca erkin işine yaradığında uygulandığını da sorgulamayacağız. Ölümlerin bir hesaplaşma fırsatı olduğunu da fark etmeyeceğiz. Eğer “aydın”ları entelektüele duyduğumuz saygıdan dolayı bu kadar koruyorsak, bir entelektüel için en istenilesi var olma biçiminin, eleştiriden bağımsız ve koşulsuz bir saygı değil, eleştiri döngüsünün içinde kalmak olduğunu da “aydınlarımız” hiç söylemeyecek.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir