Kel, beyaz ve kaslı görünümüyle adetâ bir aksiyon aktörünü andıran Scott Galloway, teknoloji ve finans dünyasının seçkinlerinden. Aynı zamanda melek yatırımcı, çok satan bir yazar ve kişisel finans gurusu. Podcastlerini yapmayı hiç ihmal etmez; sunuculuğunu üstlendiği programlar arasında iş dünyasındaki gelişmelere dair fikirler ve kariyer tavsiyeleri sunan “The Prof G Pod”; teknoloji editörü Kara Swisher’la güncel haberleri tartıştığı “Pivot”; ve Fox News sunucusu Jessica Tarlov’la hazırladığı, konusu adından anlaşılan “Raging Moderates” (Öfkeli Moderatörler) yer alıyor. Böyle bir “Übermensch” çevreden gelen biri için şaşırtıcı derecede ilerici ve öz farkındalığı yüksek: Servetinin ve başarılarının; ırkı, cinsiyeti, kamu tarafından finanse edilen eğitimi ve onu büyük ölçüde tek başına yetiştirmiş fedakâr annesi sayesinde daha mümkün hâle geldiğini sık sık kabul ediyor.
Son yıllarda Galloway, hızla kuvvetlenerek kabul görmeye başlayan bir düşüncenin de başlıca vaizlerinden biri hâline geldi: Amerika’nın genç erkekleri krizde. Yeni kitabı Notes on Being a Man’de (Bir Erkek Olmak Üzerine Notlar), “Yakın geçmişte nadiren bir topluluk bu kadar hızlı ve derin bir düşüş yaşamıştır.” diye yazan Galloway, iddiasını desteklemek için kamuoyunda sıkça dönen istatistiklere başvuruyor. ABD çapındaki üniversitelerde kadın öğrenciler erkeklerden yaklaşık üçte iki oranında fazla. Genç yetişkinler arasında erkeklerin aileleriyle yaşama olasılığı kadınlardan daha yüksekken; otuzlu yaşların ortalarındaki erkeklerin %15’inden fazlası hâlâ ailesiyle yaşıyor. Bu oran kadınlarda yüzde dokuzun altında. Erkeklerin, kadınlara kıyasla yaşamlarına son verme oranı yaklaşık üç buçuk kat daha yüksek. Erkeklerin reel ücretlerinin gelir dağılımının yüzde onluk ve yüzde ellilik dilimlerinde, 1979’dakinden daha düşük olduğunu görüyoruz. Şu anda yirmi üç ile otuz yaş arasındaki lisans mezunu genç erkeklerde işsizlik oranı kadın yaşıtlarının neredeyse iki katı.
Bu rakamlar iki partide de kaygı uyandırdı. Mart ayında California Valisi Gavin Newsom, yeni podcast’inin ilk bölümünde muhafazakâr influencer Charlie Kirk’ü ağırlamıştı. Kirk, Z kuşağının “tarihin en alkol bağımlısı, en uyuşturucu bağımlısı, en intihara meyilli, en depresif, en fazla ilaç kullanan kuşağı” olduğunu öne sürdü. Kirk’e göre otuz yaş altına zehirli bir mesaj veriliyordu: “Siz ebeveynlerinizin sahip olduğu Amerikan Rüyası’na sahip olamayacaksınız.” Kirk, kendisinin ve diğer muhafazakâr organizatörlerin bu durumu “özellikle genç erkekler için bir fırsat” olarak gördüğünü ekledi. Donald Trump, 2024 seçimlerinde otuz yaş altı erkeklerden yüzde elli altı oranında oy aldı; bu 2020’ye kıyasla on beş puanlık bir artış demek. Kirk’e göre bu başarı, liberteryen bro’ları, Evanjelik Hristiyanları ve beyaz milliyetçileri kapsayan, “manosfer” olarak bilinen sağ eğilimli podcastçi ve yayıncı ağının seçim gücünden kaynaklanıyordu.
Demokrat Parti’nin başkan adaylığına heveslenen Newsom bu tartışmalara dikkatle kulak veriyor gibiydi. Temmuz ayının sonunda, “California’daki erkekler ve oğlan çocukları arasında büyüyen bağlantı ve fırsat krizini ele almak” amacı taşıyan bir yürütme emri yayımladı. Bir hafta sonra potansiyel bir diğer Demokrat adayı eski Chicago belediye başkanı Rahm Emanuel, Washington Post’ta kaleme aldığı bir makalede, karşılanamaz konut ve sağlık giderlerini genç erkekler arasındaki “giderek karamsarlaşan” ruh hâline bağlarken, “Sistemin kökten bozuk ve başarınıza karşı hileli bir şekilde işlediğine inanmak için bir incel olmanıza gerek yok.” diye yazdı.
Newsom gibi Emanuel de belirli bir Demokrat siyasetçi tiplemesinin yapabildiği en iyi şeyi yapıyor: Triangülasyon. Her iki siyasetçi de Kirk’ün varsayımını olduğu gibi kabul ediyor: Amerikalı genç erkekler korkunç ve emsalsiz bir durumla karşı karşıya ve bu dalgalar onları sağa çekiyor. Ancak bu tartışmaları demagojiden ve kadın düşmanı sloganlardan uzaklaştırıp saygılı bir tartışma zeminine ve teknokratik çözümlere yönlendirmek istiyorlar. Emanuel, genç erkeklerin moral bozukluğuna çareyi yeni imar düzenlemeleri ve ilk kez ev alacaklara yönelik vergi indirimleri gibi politikalarda buluyor. Ancak Emanuel, New York’un Demokrat Sosyalist belediye başkanı Zohran Mamdani’de aynı vaatleri bulamıyor; oysa Mamdani’nin kampanyası ısrarla hayat pahalılığına odaklanmış ve erken çıkış anketlerine göre on sekiz-yirmi dokuz yaş arası erkek seçmenleri şaşırtıcı biçimde kırk puan farkla kazanmıştı. Emanuel, Wall Street Journal’a gönderdiği bir mektupla Mamdani’nin açıkça solcu ajandasını eleştirdiğinde, mektup “Partimin Geleceği Mamdani’nin New York’u Değil” başlığıyla yayımlandı.
Görünen o ki bazı Demokratlar, kendilerine ait merkezci bir manosfer istiyor. (İnsanın gözünde, iyi döşenmiş bir spor salonuna bitişik bir podcast stüdyosunda, beta-alaninli smoothielerini yudumlarken “servet” üzerine tartışan ve Pod Save America’nın jeneriği eşliğinde pistol squat yapan bir grup beyaz adam canlanıyor.) Notes on Being a Man’de Galloway –Newsom ve Emanuel’in başkanlık şansına dair iyimserliğini daha önce dile getirmiş biri olarak– Z Kuşağı’nın erkeklerinin ve Alfa Kuşağı’ndan oğlan çocuklarının, Andrew Tate ve Nick Fuentes gibi figürlerin temsil ettiği kadın düşmanı mesajlara karşı durabilecek “ilham verici bir erkeklik vizyonuna” ihtiyacı olduğunu savunuyor. Kısmen kişisel gelişim anısı, kısmen “Dudes Rock” polemiği olan kitap, büyük harflerle yazılmış bir ilkeyi öne sürüyor: “Erkekler Korur, Geçim Sağlar, Ürer.” Galloway bir keresinde erkekliğin yalnızca “sabahın altısında kalkıp işe gitmek ve ailenizi ekonomik olarak koruyabilmeniz için berbat işleri yapmakla” ifade edilebileceğini söylemişti. Olgunlaşmış erkek “ev içi, duygusal ya da lojistik” sorumluluklardan da geri kalmadığından emin olmalı. Böylece partnerinin, Galloway’in kendine özgü argo üslubuyla, “Sen ne koyuyorsun masaya lan?” diye sormasına mahal vermemelidir.
Galloway’e göre, mâkul merkezin “iyi adamı”, izciliğinkinden farkı olmayan zihinsel ve fiziksel zindelik, duygusal dayanıklılık, sıkı çalışma, finansal ihtiyat ve başkalarına özen gösterme” kurallarına bağlıdır. Bunların hiçbirine itiraz etmek kolay değil. Ancak tarif ettiği kişi –nazik, vicdanlı, makul bir geçim sağlamaya çalışan ve sevdiklerine bakan biri– ne ilginçtir ki cinsiyetten azade gözükmektedir. Öyleyse mesele neden erkeklikle ilişkilendiriliyor? Sonuçta izcilikte bile artık karma sisteme geçilmiş vaziyette.
ABD imalat sektörünün on yıllardır aşınmasının ve bu sektörün sunduğu sendikalaşmış, emeklilik güvenceli işlerin ortadan kalkmasının, işçi sınıfı erkekleri orantısız şekilde yaraladığı şüphe götürmez. (Bu durum belki özellikle de Siyah erkekler için geçerlidir. Zira sivil haklar hareketinin kazanımlarından sonra siyah erkeklerin bu istikrarlı ve iyi ücretli işlere erişimleri önemli ölçüde artmıştı.) Süregelen sanayi çöküşü “erkeklik krizi” söyleminin merkezindeki birçok istatistiği şekillendirdi. Yine de, sıkça alıntılanan verilerden bazılarına biraz farklı perspektiflerden baktığınızda, olası bir “kadınlık krizi” için de tıpkı “erkeklik krizi” için olduğu kadar rahatlıkla argüman üretebilirsiniz. Ya da belki en doğrusu, hepimizi etkileyen çok yönlü ve süreğen bir krizden bahsetmektir.
Örneğin üniversitelerdeki cinsiyet farkı, yönünü kaybetmiş ve morali düşük bir genç erkek neslinin kanıtı olabilirken aynı zamanda farklı ekonomik teşviklerin bir sonucu da olabilir. Georgetown Üniversitesi Eğitim ve İşgücü Merkezi’nin geçen yıl yayımladığı bir makale, Amerika kırsallarının işgücü dinamiklerini inceleyerek, kadınların erkeklerle aynı geliri kazanmak için daha fazla eğitime ihtiyaç duyduğunu ve bir çalışanın eğitim seviyesi düştükçe bu cinsiyet farkının daha da açıldığını belirtiyor. En düşük gelir grubundaki erkekler için genel gidişat elbette pek iyi değil fakat kadın meslektaşlarının daha iyi durumda olduğuna dair net bir işaret de yok.
Bir başka örnek olan intiharda ise cinsiyet farkı aslında daralıyor. 2007’de beşe birdi ve genç kadınlar, genç erkeklere kıyasla daha sık intihara teşebbüs ediyor. Kadınların genel ücretleri hâlâ erkeklerden %17 daha düşük. Bunun bir nedeni, kadınların sağlık hizmetleri ve sosyal hizmetler gibi görece düşük ücretli sektörlerde aşırı temsil edilmesi. Aynı eşitsizlik, genç yetişkinler arasındaki işsizlik farkını da açıklamaya yardımcı oluyor: ABD’de işgücündeki büyümenin çoğu sağlık sektöründen geliyor ve yeni işlerin büyük kısmını da kadınlar alıyor. Buna rağmen, siyahi kadınlar arasındaki işsizlik artmış durumda. Nedenlerden biri Trump döneminde “verimlilik” adı altında sert biçimde kesintilere uğrayan federal kurumlarda orantısız şekilde istihdam edilmiş olmaları. Ayrıca çocuk sahibi kadınların işgücüne katılım oranı da, muhtemelen artan çocuk bakım maliyetleri ve Trump yönetiminin benimsediği katı “ofise geri dönüş” politikaları yüzünden düşmüş durumda.
“Erkeklik krizi” söyleminden çıkan daha pratik önerilerden bir başkası da, ABD’nin genç erkeklerini sözde HEAL olarak adlandırılan sektörlere yönlendirmek için bir kampanya başlatması gerektiği yönünde. (Bu kısaltma Health, Education, Administration, Literacy; yani Sağlık, Eğitim, Yönetim, Okuryazarlık anlamına geliyor.) Öğretmenlik ve hemşirelik meslekleri ciddi iş gücü açıklarıyla karşı karşıya. Yüksek maaşlar sunmayan ve çoğu zaman yıpratıcı olan bu işler bir yandan da ekonomik durgunluklarda nispeten sağlam kalıyorlar ve otomasyona karşı dayanıklılar. Sosyal bilimci Richard V. Reeves, çok satan 2022 tarihli ağıt niteliğindeki Of Boys and Men (Oğlanlar ve Erkekler Hakkında) kitabında, “Kadınlar tarafından kadınlara öğretilen meslekler döngüsünü kırmamız gerekiyor. Burada güçlü bir pozitif ayrımcılık meşru durumda” diye yazıyor. Ekonomist ve eski New York Times köşe yazarı Paul Krugman da yakın zamanda Reeves’in bu çağrısını yineleyerek Substack’inde, “Bu mesleklerin çoğu kadın kodlu ve zaman içinde daha da öyle hâle geldi. Bunun nedenlerinden biri düşük ücretli olmaları. Ama böyle olmak zorunda değil… HEAL mesleklerinin ücretlerini artırarak erkekleri bu alanlara çekebiliriz” diye yazdı.
Şunu da belirtmek gerekir ki kadınlar öğretmenlik mesleğinde on dokuzuncu yüzyıldan bu yana baskın konumda. Sebebi erkek düşmanı bir meslek tekeli oluşmuş olması değil, kamu eğitimi savunucularının okulları daha hızlı genişletebilmek için kadın öğretmenleri erkeklerden daha düşük bir ücretle işe alabileceklerini fark etmeleriydi. İnsan ister istemez zor ve hayati işler yapan kişinin cinsiyetinden bağımsız olarak iyi ücretlendirilmesi gerekmez mi diye düşünüyor. Ama merkezci manosfer söyleminin büyük bir kısmı zaten önünüzde duran şeylerin yarısını görmeyi reddetmeye dayanıyor.
Newsom’ın erkekler ve erkek çocuklara ilişkin yürütme emrinde sosyal medya kullanımının depresyon ve anksiyete gibi ruh sağlığı bozuklukları ile güçlü korelasyonundan söz ediliyor ancak bu etkilerin kızlarda çok daha yüksek oranlarda ortaya çıktığı belirtilmiyor. Notes on Being a Man kitabında Galloway şöyle yazmış: “ABD’de son yüzyılda servetin gençlerden yaşlılara bilinçli olarak aktarılması, eğitim ve konut için karşılanamaz ve savunulamaz maliyetlere ve fırlayan öğrenci borçlarına yol açtı. Tümü doğrudan genç erkekleri etkiliyor.” Aslında eğer üniversite veznedarları ve ev sahipleri kadınlara özel indirim programları yürütmüyorsa, ki ben böyle bir şey duymadım, direkt “genç insanlar” da diyebilirdi.
Washington Post’taki makalesinde, Emanuel bu çifte standardı açık yüreklilikle savunuyor. Konut maliyetleri hakkında yazıyor, “elbette, kadın erkek demeden, tüm Amerikalılar için bir sorun. Ancak partimin çevrelerinde dile getirilmesi hoş karşılanmayacak olsa dahi bu kriz özellikle bir cinsiyeti daha güçlü biçimde etkiliyor.” Başka bir deyişle, erkekler ve kadınlar aynı faturayı ödüyor ama sosyal ve ruhsal bedelin erkekler için daha ağır olduğunu anlamakla yükümlüyüz. (Kadınlar kendilerine özel bir acil durum arıyorsa yeterince bebek yapmıyor olmalarına bakabilirler.)
Merkezci manosferin elçileri, kadınların ilerlemesi ve feminist davayı övgüyle anarken aynı zamanda erkeklerin ekonomik ve mesleki kaygılarının doğal olarak daha güçlü olduğunu iddia ediyorlar. Çelişkili duyguları onların zayıf tarafını ortaya koyuyor. Sağ kanadın manosferi, erkekliğin renkli camlı Oakley gözlüklerin ardından ya da gördüğünüz en devasa pikap kamyonunun direksiyonundan yayılan bir dizi hâkimiyet sinyalinden ibaret olduğunu gayet iyi bilir. Üniversitenin düzenlediği panelde genç bir kadını “YOK EDEN” o sırıtkan multimilyonerdir. Eklemeye gerek bile var mı bilmiyorum ama apaçık taşınan bir AR-15’dir. Susan Faludi’nin yazdığı gibi, Trump döneminde erkeklik “sergilenme değeriyle” tanımlanır ve bu “incinmiş bir saldırganlığın pandomimi” olarak teşhir edilir. Bu sahnede, erkeklerin en büyük sorunu feminizmdir ve çözümler basittir. Üreme haklarını kısıtlamak, geleneksel cinsiyet rollerini propaganda etmek vb.
Daha “yumuşak” merkezci tarafta böyle kesinlikler yoktur. Galloway, hem podcast’lerinde hem de Notes on Being a Man kitabında, erkekliği sabit bir ikililiğinin bir ucu yerine hem erkeklerin hem kadınların eşitçe erişebileceği bir ruh hâli ve yaşam tarzı olarak değerlendirdiği için tanımlanması da imkânsızdır. (Bir “his” denebilir ve Trump destekçilerinin hisler hakkında ne düşündüğünü biliyoruz.) Bu biçimsiz çerçevede erkeklerin en büyük sorunu da yine hislerdir. Erkeklerin sosyal hiyerarşide eskisi kadar belirgin olmasa da, uzanamadığınız bir kaşıntı ya da kemiklerinize kadar işlemiş bir inanç gibi, hâlâ kadınların üzerinde yer alması gerektiği hissi varlığını sürdürür. Bu inanç hatalı ya da bilinçdışı olabilir ancak yine de aşılmazdır ve hepimizin iyiliği adına buna ayak uydurmamız gerektiği ima edilir.
Bu “alimlerin” bizi son derece nazik bir şekilde itmeye çalıştığı şey, kadınların genel olarak biraz aşağılanmaya, biraz eksik ücret almaya, göz ardı edilmeye ve hırslarının törpülenmesine alışkın olduğu; erkeklerin ise böyle bir duruma ne şimdi ne de gelecekte alışmayacağı düşüncesine razı gelmemizdir. Krugman’ın deyimiyle “kadın kodlu” kişi, çocuk bakım masraflarının ağırlığı altında ezilebilir, ev kredisi alamamanın utancını yaşayabilir ya da yoğun bakımda geçen uzun saatlerin onu içini oyduğunu hissedebilir; ne var ki tüm bunlar evrenin düzenini yerinden oynatmaz. Kişinin koruma, geçim sağlama ve üreme yükümlülükleri vardır, fakat bunlar büyük harfle yazılan bir “GÖREV” niteliği taşımaz. Fikirler dikkate alınır ancak sonuçları tayin edemez. New York Times yorumcusu Ezra Klein, Gen Z kadınlarının büyük çoğunluğunun kürtaj hakkını desteklemesine rağmen, Demokratların kırmızı eyaletlerde kürtaj karşıtı adaylar çıkarmayı düşünmesi gerektiğini bile söyledi. Haklar da işler gibi toplumsal cinsiyet kodlu olabilir ve değerler de buna göre belirlenir.
İki oğlu olan Galloway yakın bir tarihte yayınlanan podcast’te “Babalığa ihtiyaç vardır,” dedi. Onun hayalindeki çekirdek ailede anne, varsayılan ebeveyn. (“Beslenme ve şefkat için annelerine yöneliyorlar. Gerçek bir sorun yaşadığında ise yine anneye gittiklerini görüyorum,”) Baba ise annenin gerektiğinde başvurabileceği bir otorite figürüdür. Galloway şöyle açıklıyor, “Bazı anlarda eşim benim devreye girmemi istiyor. Sebebi sesimin derinliğinden mi ya da fiziksel olarak büyük olmamdan mıdır bilemiyorum.” Ardından şunu ekliyor, “Erkek çocukları zamanla ‘annelerini duymamaya başlıyor,’”. İnsan, erkek çocukların bu frekansları nasıl yitirmeye başladığını merak ediyor. Hatta bunu açıklayacak tok bir sesin hasretini çekiyor.
Brookings Enstitüsü’nde görev yapan Reeves, Of Boys and Men kitabında, merhum Britanyalı sosyolog Geoff Dench’in çalışmalarından yararlanıyor. Dench’e göre “feminist analizin temel zayıflığı”, erkeklerin ailenin uzun vadeli ve yorucu işlerine tam olarak katılmak ve katılmayı sürdürebilmek için esas geçim sağlayıcı rolünün getirdiği statüye ihtiyaç duyabileceklerini görememesidir. Reeves ayrıca arz yönlü ekonomist George Gilder’ın hipotezine de yer veriyor. Bir kadın “hem geçindiren hem de doğuran” kişi hâline geldiğinde kocası kendi evinden “sürülür.” Reeves, Gilder ve Dench’in bu rövanşist ataerkil çizgisini büyük ölçüde reddeder ama geleneksel rollerinden “soyulmuş” erkeklerde ortaya çıkan “anomi ve kopuş tehlikelerini” doğru tespit ettikleri için onları takdir ediyor. Reeves’in söylediğine göre, her beş evden ikisinde birincil geçim sağlayıcı kadınken artık kimse “babaların ne işe yaradığını” bilmiyor. Her altı babadan biri hiçbir çocuğu ile beraber yaşamıyor. Yapılan bir araştırmaya göre, çocuklarıyla birlikte yaşamayan babaların %32’si, çocuklarının annesinden ayrıldıktan sonraki bir yıl içinde onlarla neredeyse hiç temas kurmuyor. Sekiz yıl içinde ise bu oran %55’e yükseliyor.
Reeves, babasız evlerin daha fazla “kayıp erkek çocukları” yaratacağından, daha fazla yirmili yaşlardaki erkeklerin çocukluk odalarına sıkışıp kalacağından ve daha çok ailenin parçalanacağından endişe ediyor. “Geçimi sağlayan baba”ya dayanan bu eskimiş modeli güncellemezsek”, diye uyarıyor, “aile hayatının dışında bırakılan erkeklerin sayısının artmaya devam edeceğini göreceğiz.” Reeves, “dışlanmış babaların” kendi ailelerinin dışında bırakılmasına hangi otoritenin karar verdiğine gelince hiçbir şey söylemiyor. Failin kimliği edilgen cümlelerin sisleri içinde kayboluyor. Üstüne üstlük Reeves, kadınların ekonomik bağımsızlığını kazanmasının kocalarını nasıl herhangi bir şeyden veya ebeveyn yahut eş olmanın ekonomik olmayan birçok yönünden “mahrum bırakacağını” da açıklamıyor.
Babaların ailelerinden uzaklaşmasının, kendi işe yaramazlıklarına ya da yerlerinden edilmelerine dair iç kemiren bir varoluşsal huzursuzluktan kaynaklandığı fikri, heteroseksüel evliliklerde ev işi ve çocuk bakımındaki devasa cinsiyet farkı düşünüldüğünde özellikle çarpıcı hâle geliyor. Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Politikaları Enstitüsü’ne (GEPI) göre, tam zamanlı çalışan anneler, babalara kıyasla, ev işlerinin neredeyse iki katını yapıyor. Nobel ödüllü ekonomist Claudia Goldin’in araştırmasının, evli erkeklerin ev işlerinden ve “aile hayatının yorucu işlerinden” kaçınma eğiliminin doğum oranlarını baskılıyor olabileceğini göstermesi J. D. Vance gibi Cumhuriyetçi pronatalistlerin ilgisini çekmeli.
Sözde “man-boy” sorununa ve bu soruna yönelik olası çözümlerde derine indikçe kadın okurların sadece öfke ya da entelektüel küçümsemeyi aşan daha güçlü şeyleri hissetmeye başladıklarını görürüz. Kendi cinsiyetine karşı şoven bir minnettarlık hissedebilirler. Biraz küçümsenmiş olmanın o bilindik tekdüze duygusu, bize tekrar tekrar anlatıldığı gibi, pek çok erkeği yiyip bitiren öfke, hak iddiası ve yabancılaşmadan daha katlanılabilir gelir. Aslında hiçbir seçeneğinin olmaması ne büyük bir lütuftur. Ailenden çıkıp kendi hayatını kurmak, işe gitmek, bebek bezi değiştirmek ve üstelik bunları cinsiyetini doğruladığı için değil de hayatın yapılması gereken işlerle dolu olduğu ve o işleri yapanın sen olduğun için yapmak. En azından böylece kim olduğunu bilirsin.
Galloway’i okurken erkeklerin kim olduklarını yaklaşık son yetmiş beş yıldır bildikleri hissine kapılıyorsun. Trump yönetiminin kömür endüstrisini yeniden canlandırma vaatlerinde ya da Paul Verhoeven filminden fırlamış gibi duran faşizan semboller paylaşmasında olduğu gibi, Galloway de okurun yirminci yüzyıl ortasındaki “Erkekliğin Zirvesi” (Peak Male) nostaljisine sesleniyor. Bize hatırlattığı üzere, Normandiya kıyılarına hücum eden ve Ardenler Taarruzu’nu (Battle of the Bulge) kazananlar genç erkeklerdi. “Almanlar ya da Ruslar sınırı geçip sahilden ateş açıyorsa, o büyük erkeklik enerjisi (big dick energy) sadece hoş bir fikir değildir; lanet olası bir zorunluluktur.” Elbette Alman askerleri de genç erkeklerden oluşuyordu. Ayrıca Galloway’in Rusların hangi sınırı geçtiğini sandığı ya da onların aslında hangi taraf adına savaştığını bilip bilmediği de belirsiz.
Aynı zamanda Galloway, Büyük Buhran’ın iki devasa inşaat projesini de erkeklerin “kolektif çaba, olağanüstü cesaret, risk alma, saldırganlık ve fedakârlık” kapasitesinin geçmişte kalmış kanıtları olarak gösteriyor. Bunlardan biri Hoover Barajı’nın inşasıydı. Galloway’in belirttiğine göre, bu süreçte onlarca işçi sıcak çarpması ya da karbonmonoksit zehirlenmesi nedeniyle hayatını kaybetti. Diğeri ise Empire State Binası’ydı. Galloway, “İnşaata 1930’da başlandı ve bir yıl sonra, bütçenin altında ve takvimden önce tamamlandı” diyerek bunu takdirle anıyor. Ayrıca gökdelenin böylesine hızla ve ucuza tamamlanmasının bir nedeninin, küresel sermaye çöküşünün ücretleri ve örgütlü emeği ezdiği bir dönemde New York’un, insanlık dışı hatta ölümcül koşullarda yok denecek ücretlere çalışmayı kabullenen erkeklerle dolu olması olduğunu belirtmiyor. Belki de bu ağır koşullar, erkeklerin kahramanlıklarına parıltı katan birer süs işlevi görüyordur.
Tesadüf bu ya, Notes on Being a Man ile Glenn Kurtz’un Men at Work: The Empire State Building and the Untold Story of the Craftsmen Who Built It adlı kitabı aynı ay yayımlandı. Kurtz’un kitabı, Lewis Hine’ın gökdelenin inşa sürecini belgeleyen kahramanca fotoğraflarına biyografik ayrıntılar ve katmanlar ekledi. Kurtz’un yazdığına göre, bu işçilerin çoğunun adı da bilinmiyor. Nedeni de onların tam birer erkek değil de birer “el” olarak görülmeleriydi. “Tam anlamıyla insan sayılamayan varlıklar” ya da en iyi ihtimalle Galloway’in kitabında savunduğu gibi, “genellemelerin ve soyut ideallerin vücut bulmuş hâlleri.” Kim bilir belki bu adamlar da sistemin “temelden bozuk ve kendilerine karşı hileli işlediğini” hissediyor olabilirlerdi. Ancak artık çoktan ölmüş ve büyük ölçüde anonimleştikleri için onları dilediğimiz kişiye dönüştürme imkânımız var.
Kurtz, yaşamlarına ilişkin eline geçen her şeyi gün yüzüne çıkarıyor ve bugün “krizdeki erkekler” diyebileceğimiz şeye dair bolca kanıt buluyor. Çaresizlikten kaynaklanan ölümler, köksüzleşme, dağılan aileler ve çeşitli bağımlılıklar. Empire State Binası’nın inşası sona yaklaşırken, otuz yaşındaki marangoz Finn Egeland ya binadan atladı ya da düştü; ölümü resmî kayıtlara intihar olarak geçti. Bir diğer marangoz Matthew McKean, İskoçya’daki eşi ve iki çocuğunu geride bırakmıştı. Yirmili yaşlarındaki taş ustası James Kerr ise hâlâ annesiyle birlikte yaşıyordu.
Çeviri: Zeynep Yüceler
Editör: Zeynep Sude
Kaynak: https://www.newyorker.com/culture/the-weekend-essay/what-did-men-do-to-deserve-this
Özgün Başlık: What Did Men Do to Deserve This?